30 Ağustos 2012 Perşembe

30 Ağustos Zafer Bayramı





Ulusal bayramlarımız savaşa dönerken uyumayalım!!!

Melih Aşık'ın bugünkü yazısı uyuşmuşluğumuzu öyle güzel anlatmış ki:



30 Ağustos savaşı


Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı...  Türk ulusunun Mustafa Kemal önderliğinde verdiğibağımsızlık savaşı 1922 yılında 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muhareberesi ile zafere ulaştı. Bugün Büyük Zaferin 90’ıncı yılını kutluyoruz... Ve yine bugün hangi savaşı mı veriyoruz?
Atatürk anıtlarına çelenk koyma savaşını...
CHP’nin  Kartal, Şile gibi ilçe örgütleri İlçe Kaymakamlıkları’na başvurarak Atatürk anıtlarına çelenk koymak için izin istiyor. Kaymakamlıklar bu talepleri:
Yönetmelik gereği uygun görülmemiştir” yazısıyla reddediyor....
Çünkü 5 Mayıs 2012 tarihinde iktidar tarafından çıkarılan yeni “Tören ve kutlamalar yönetmenliği”nce siyasi partilerin milli bayramlarda Atatürk anıtlarına çelenk koyması yasaklandı...
Geçen 19 Mayıs’ta polis çelenk koymak isteyenlere engel olmaya çalışmıştı.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Adnan Keskin dün yaptığı basın toplantısında dedi ki:
“Halkın Mustafa Kemal Atatürk’e bir demet çiçekle veya çelenkle sevgisini belirtmesinin bile yasaklanıp izne tabi tutulduğu karanlık günlerden geçmekteyiz.
Ancak, Cumhuriyet’i kuran parti olan CHP’nin 30 Ağustos Zafer Bayramı günü Atatürk anıtlarına çelenk ve çiçek koymasına hiçbir güç engel olamayacaktır...”
Evet.. Atatürk anıtına çelenk koymak artık yasa dışı eylem haline getirildi...
Çünkü iktidarı elinde tutanlar Cumhuriyet tarihini değiştirmenin... O dönemi tarihten  silmenin savaşını veriyor... Her ağızlarını açtıklarında Cumhuriyet’e sataşanlar onun yerine neyi mi koyacaklar: Akıllarınca “Çöl Arabizmi”ni... Ortadoğu miskinliğini.. Kul - köle kültürünü... Başarırlarsa tabii...
Melih Aşık 

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Gaziantep Katliamı Üzerine


Malum, son günlerde yine canımız acıyor.. Haberleri izlemek gelmiyor içimizden, düğüm düğüm düğümleniyor içlerimiz... 


Dün, Milliyet'teki köşesinde konuyla ilgili yazdıklarını oldukça doğru buldum Hasan Cemal'in. Okumak isteyenler için paylaşıyorum:



"Uludere katliamı nasıl devletinse, Gaziantep katliamı da PKK’nındır!


Uludere katliamından dolayı nasıl devlet, hükümet özür dilemek zorundaysa, Gaziantep katliamından dolayı da KandilPKK özür dilemek, hatta günah çıkarmak zorundadır. PKK’nın katliamı üstlenmemiş olmasının herhangi bir inandırıcılığı yoktur. Geçmiş sicilindeki kara lekeler, böyle bir inandırıcılığı havada bırakmaktadır.
Evet öyle, Uludere katliamı nasıl devletinse, Gaziantep katliamı da PKK’nındır!
Uludere’den dolayı devlet, hükümet nasıl özür dilemek zorundaysa, Gaziantep katliamından dolayı da Kandil, PKK özür dilemek, hatta günah çıkarmak zorundadır.
PKK’nın katliamı üstlenmemiş olmasının herhangi bir inandırıcılığı yoktur. Geçmiş sicilindeki kara lekeler, böyle bir inandırıcılığı havada bırakmaktadır.
Ahmet Altan’ın deyişiyle:
“Yeryüzünde, çocukları diri diri yakarak öldürmeyi haklı gösterebilecek hiçbir kutsal dava yoktur.”
Hiç akıldan çıkmasın:
Barış, namlunun ucunda değildir.
Terör, şiddet çıkmaz sokaktır.
Kinle, nefretle bir yere gidilemez.
Barış diyorsak, önce parmaklar tetikten çekilecek, silah sesleri susacaktır.
PKK gerçek bir ateşkes ilan ettikten sonra, devletin de taraf olacağı ve her türlü provokasyona dayanıklı bir barış süreci başlayacaktır.
Öyle bir barış süreci ki, kolayından zoruna doğru, sabırla zamana yayarak, aşama aşama işleyen ve ucunda silahların gömülmesiyle dağdan inişin yer aldığı, kan ve gözyaşının tamamen kesildiği uzun bir barış süreci...
Burada duruyorum.
Kim bilir kaç kere yazdım bunları.
Gittikçe sıradanlaşıyorlar.
Geçerliklerini koruyor olsalar da öyle.
Türkiye kendisini öylesine kanlı bir dehşet sarmalına kaptırmaya başladı ki, artık sözün hükmü kalmıyor.
Böylesine kanlı dalgaları özellikle 1990’lardan beri kaç kez yaşadı bu topraklar.
Ama ders çıkarabildik mi?
Tek kelimeyle hayır.
Ders çıkarabilmiş olsak, ne Uludere’ler, ne Gaziantep’ler olurdu.
Geçmişten ders çıkarabilmiş olsak, ne gazetelerin manşetleri, ne köşe yazarlarının tepkileri, ne de siyasetçilerin açıklamaları bu kadar tek tipleşir, içleri bu kadar boşalır, koflaşırdı.
Yıllardır hep aynı şeyler yapılıyor, aynı şeyler söyleniyor. Ve her seferinde sonucun değişeceği sanılıyor.
Ama değişen bir şey olmuyor.
Hep kan ve gözyaşı...
Hiç olmazsa, hep aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekleyenlere ne dendiğini bir an düşünebilsek...
Ben hâlâ devlet ve hükümette de, Kandil ve PKK’da da bu işin böyle silahla, şiddetle, terörle devam edemeyeceğine inanan insanların varlığına inanıyorum.
İnanmak istiyorum.
Türkiye’nin bu meselesi katliamlarla, Kandil’e bayrak sloganlarıyla, asker ve PKK’lı ölümleriyle çözülemeyecek kadar derin bir meseledir.
Bu mesele elde silah çözüm rayına oturmaz, tersine derinleşir.
Ama tarihin öyle anları olabiliyor ki, çözüm, kan gölü büyümeden kafalara dank etmiyor. Acılar tarifsiz hale gelene kadar iki tarafın şahinleri pes etmiyor. Ve yangına körükle gidenlerin borusu ötmeye devam ediyor.
Peki ama ne zamana kadar?
Yeterince acı çektik sesi duyulana kadar... Hepimizin meşru acıları var ama bu artık böyle devam edemez sesi, silah seslerini bastırana kadar...
Anlaşılan, bizde henüz tarihin bu anı kapıyı çalmış değil. Bu nedenle, hep aynı şeyleri yazmak içimden gelmiyor.
Demek ki çekilen acılar, akan gözyaşları daha yeterli değil.
Demek ki acılar daha bizi çözüm için olgunlaştırmış değil.
Demek ki ölümü, şiddeti hayat tarzı olarak seçenler ağır basmaya devam ediyor. Ve onları sırtımızdan atabilecek siyasal cesaret ve kararlılığı ve de  demokratik ‘oyun planları’nı, ‘end game’leri bunca acıya rağmen hâlâ sahneye çıkaramıyoruz.
Kanlı bir kısırdöngünün gittikçe yoğunlaştığı kabus gibi bir dönemde aklın, sağduyunun esamesi de okunmuyor.
Yazık!
İnşallah daha kötü günler görmeyiz."

28 Ağustos 2012 Salı

Son Ada





Çok sevdiğim bir yazar Z.Livaneli...Sadece yazar olarak değil besteleri, yorumu, duruşu ile de sevdiğim bir sanatçı. 

Okuduğum bu son romanında, özetle şöyle bir konu işlenmiş. Mekanımız bir ada... Huzur/barış/hoşgörü/mutluluğun hüküm sürdüğü adamıza birgün; emeklilik yıllarını sürmek üzere eşi ve iki torunuyla diktatör bir başkan yerleşir. Bundan sonra adanın ruhu yavaş yavaş değişmeye başlayacaktır. Önceleri, -birkaç kişi dışında- önemsenmeyen müdahaleler adanın işleyişini zamanla sekteye uğratmaya başlar. Darbeci başkanın tek başına aldığı kararlar ve doğanın bile işleyişini altüst edecek uygulamaları nedeniyle tüm canlıların huzuru bozulur. Bu kişisel ihtiraslara karşı koymaya çalışan birkaç kişi yazık ki çok da başarılı olamaz... 

Yavaş yavaş uyuşan/uyutulan ada sakinlerinin, "vaat edilenle elde edilen" üzerine herhangi bir sorgulama yapamayacak kadar gözleri kapanıyor adeta. Tıpkı ca'nım halkım gibi değil mi?

Konuyu, düşsel bir ahenk içinde  paylaşmış okuruyla Livaneli. Daha önceki eserlerine kıyasla, çok çok daha sade ve düz bir anlatımla karşılaşınca bir "Zülfü Livaneli romanı" doyumu alamadım ben bu kitaptan ama, bu gerçekleri ayan beyan göstermek de gerekiyor aslında...

Not: Son AdaZülfü Livaneli'nin yazdığı alegorik bir roman. 2008 yılında yayımlanan roman, 2009 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazandı. Tahsin Yücel başkanlığındaki Seçici Kurul, "toplumsal sorunlara gerçekçi yaklaşımını fantastik bir anlatımla yansıtmadaki başarısı nedeniyle" romanı bu ödüle değer gördüğünü açıkladı. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Son_Ada)

23 Ağustos 2012 Perşembe

Cep Telefonsuzluğa ve Sessizliğe Özlem

Bugün, 15 dakikalık dolmuş yolculuğuma önümde bir bayan, arkamda bir bay cep telefonları ile aynı anda  ve mümkün olduğunca yüksek sesle konuşarak eşlik ettiler. 15 dakika 15 yıl oldu. 

Cep telefonundan bir kez daha nefret ettim. Cep telefonsuz günlerimiz daha bi medeniydi sanki. Kamu kurumları, asansörler, toplu taşıma araçları özetle "kamuya açık ortak alanlar" daha bi seviyeliydi sanki.

materyaller.com
Ayrıca benim yüksek sese karşı aşırı bir duyarlılığım da söz konusu (konu değişti biraz ama çaktırmayın artık). Örneğin iki kişi sohbet ediyorsak televizyon sesinden, arabada çalan yüksek sesli müzikten, ortak alanlarda cep telefonlarıyla konuşanlardan (özellikle birden fazla kişi aynı anda ve de bağırarak konuşuyorsa), çalışma ortamında ses düzeyinin artmasından, ısrarla uzun uzun ve üst üste çalan ofis ve cep telefonlarından (yani o telefon açılmıyorsa bi nedeni vardır di mi? iki dakika sonra arasa dünyanın sonu mu gelir?)...

Benim bu listem uzar uzar uzar..."E ne var canım, bunlardan rahatsız olmak normal" diyorsanız eğer, bu söylediklerimin çoğundan benim çevremde hiç etkilenmeyenler olduğunu gözlüyorum.

Bi arkadaşım "Senin kulaklarında mikrofon var galiba" derdi. Haklı olabilir...

21 Ağustos 2012 Salı

Nerde O Eski Bayramlaaaar?

Gerçekten, "Nerde o eski bayramlar?" diye sormak istiyorum (henüz yaş 30 da olsa). Bayramı bitirmeye sayılı saatler kala üzülüyorsam bayram bitiyor diye, bayram sevincinden değil tatilimin bitiyor olmasındandır. 


Kimse kimseyi kandırmasın, her ziyaret için söyleyemem belki ama bir kısmını görev duygusu ile yapmıyor muyuz? Bu dediğim de yapanlar için  tabi, işten güçten nefes alabilmek için tatile kaçanlar da az değil. Malum mevsim tatil mevsimi, güneyde hala  termometre  37-38'i göstermekte. E Ramazan diye tatiller de şaştı bu sene...

Güzel oluyor aslında olmuyor değil, bayramlar da olmasa hepten unutacağız birbirimizi tamam...Tamam da hayat öyle bir keşmekeş ki, kendimizi bile unutmuyor muyuz bu kargaşa da...O zaman üç günlük bir kaçamak da çok mu kendimize..?

Ben de iki gün boyunca epey bi akraba ziyareti yaptım, iyi de yaptım. Bugün de devam ediyor bayramlaşmalar bir yandan. Ama yarın mesai olmasaydı ne iyi olmaz mıydı? Düşünmüyo değilim bu yüzden, önümüzdeki bayram tatil yapmalı mı yoksa diye?

Yarın olmasa...

Sevgiler...


15 Ağustos 2012 Çarşamba




(Foto: eskisehiranadolu.blogspot.com)


Hayatımızın ne kadarını, 

gerçek anlamda 

kontrolümüz altında tutabiliyoruz?

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Pazartesi Sendromunu Bütün Haftaya Taşımak...




(messeee.blogspot.com)

İki haftalık yıllık izinden sonra, (hele ki bundan önceki postumda paylaştığım cennet mekanların üzerine) hiç çekilmiyor bu hafta...


                   (kaynak:e-zeka.net)

Bitmek bilmedi...

Sanırım tatil sonrası sendromu yaşıyorum...


aynadakiler.com

Ühü  ühüü üüü, ben hep tatil istiyorum..!


4 Ağustos 2012 Cumartesi

Güney Turu

Çalışan insan bütün bir yıl, yazın yapacağı tatilin hayali ile yaşamaz mı? 

Biz de iki çift, kışın hayalini kurduğumuz güney turu  planımızı gerçekleştirmek üzere  (22 Temmuz) Pazar sabahı yola çıktık. Amacımız mümkün olduğunca yer görmek (koy koy gezerek), konaklama içinse mütevazi mekanlar seçmekti. Zira, "herşey dahil"  tarzı tatil  fikri beni fazla açmıyor. Tüm gün, bilmem kaç tane yıldızlı otelin açık büfe kahvaltı/öğle/akşam yemeği/snack saati/böcek saati/şu eğlencesi/bu animasyonu/diskosu derken tatil için o kadar yol katedip otelden çıkmadan dönenler öyle çok ki son yıllarda çevremde. Herkesin anlayışına saygım var tabi ama güzel (ve yalnız:) ülkemde öyle özel yerler var ki ve buraları görmeden ölmemeli kimse. (He ilerde çocuk olduğunda mecbur kalınabilir o tarz tatile tabi. "Sıkıysa çocukla koy koy gez bakalım" diyebilirsiniz haklı olarak. Şartlar ne buyurursa öyle aslında di mi?


Neyse çok mu uzattım giriş paragrafımı ne? Aslında çok heyecanlanıyorum gördüklerimi paylaşmak için, e başlıyorum o zaman:


                         
                                  gündoğan
                            (
http://www.sabah.com.tr/fotohaber/turizm/turkiyenin-en-guvenilir-plajlari?tc=41&albumId=43161&page=2 )




























İlk durağımız Bodrum' da "Gündoğan"  oldu. 


turgutreis(321tatil.com)

Oradan "Turgutreis", son olarak "Akyarlar"da ilk günümüzü bitirdik.

akyarlar
(aycacandan.blogcu.com)





Ne desem eksik kalacak bu cennet koylar için... Yolunuz düşerse, özellikle Gündoğan ve Akyarlar'da mutlaka denize girin diyorum ben özetle. 


İkinci gün, ilk durağımız "Ören", sonrasında "Akbük" oldu.


Ören(Foto:http://www.bisikletforum.com/showthread.php?t=77324 )
Akbük(Foto.guleta.com)

Aslında uzun uzun anlatmak isterim her birini ama çok defa söyledim, ben beğendiğim herhangi bir şeyi çok zor anlatıyorum. O nedenle sadece fırsatı olan herkese görmelerini öneriyorum.

Azmak
(Foto:flickr.com)
İkinci günümüzü "Akyaka"da noktaladık. İki sene önce eşimle (balayına giderken) geçerken şööyle bi uğrama şansımızın olduğu bu şirin kasabada, "ileride mutlaka  daha uzun zaman geçirmemiz gerektiğini" zaten aklımızın bir köşesine yazmıştık ve bu tatil planımıza da Akyaka'yı dahil ettik tabi. Akşam, (Akyaka'nın önemli yerlerinden biri olan) "Azmak Nehri" kenarında sıralanmış pek çok restoranttan birinde dere üzerinde ördek ve kazlar eşliğinde cennet gibi bir ortamda yemek yemek için seçenekleriniz oldukça fazla.


Çınar Plajı(foto:hasretinpenceresinden.blogspot.com )









Ertesi günümüzü, namını önceden duyduğumuz Çınar Plajı'nda geçirdik. Yolunuz düşerse illa ki Çınar'da kahvaltı yapmalı ve bu güzel koya birgün ayırmalısınız derim.






Saklıkent
(foto:
enguzelresimleri.net)




Bu keyifli günden sonra Akyaka'dan Fethiye'ye yola çıkıldı. Fethiye'de görülecek yer çok, bizimse zamanımız kısıtlı olunca Saklıkent'le  başlamak istedik. Benim üçüncü gidişimdi, ama bir daha yolum düşerse gitmem diyemem. Bu doğa harikası kanyon insanı büyülüyor gerçekten. Suyun içinde, kayalardan atlayarak, zıplayarak, düşe kalka arada bi çamur banyosu yaparak epey bir yürüdük ve  bir(inci) şelaleye kadar vardık. Saklıkent'e  üçüncü gidişim ve bu noktadan ötesine gidemedim. Merak ediyorum sonuna varanlar var mı bu maceralı yolun? 

Biraz da ansiklopedik bilgi:

Saklıkent Kanyonu, yaklaşık 15 km uzunluğunda, içinde Bey Dağları'nın kaynak suyunu bulunduran eşine az rastlanır bir doğa harikası. Akıntı çok şiddetlidir ve soğuk su akar. Fethiye'ye gelmeden Saklıkent-Kemer kavşağından, Saklıkent istikametine doğru hareket ettiğinizde, 32 km mesafe yapmanız gerekir. Tlos antik şehrine çok yakındır.
Kanyonun keşfi ise çok yakın bir tarihe dayanmaktadır. Rivayetlere göre bir çobanın keçisini buraya kaçırması sonucunda keçisinin peşinden gitmesiyle keşfettiği kanyon, çevre yerleşkelerde merak konusu olur. Çobanın burayı bildirmesinin ardından Çevre ve Orman Bakanlığı'nın Saklıkent'i Milli Park ilan etmesinden sonra, özel firmalarında da desteği ile Saklıkent bugünkü halini alır. 
(kaynak:http://tr.wikipedia.org/wiki/Sakl%C4%B1kent_Kanyon)

Tatilimizi, "Oniki Adalar Tekne Turu" ile bitirmek istedik. Zaten akşam dolaşırken marinada gördüğümüz yüzlerce tekne bu konuda oldukça davetkar. Genellikle çoğu turun güzergahı bir-iki farkla birbirinin aynı denebilir. Bizim katıldığımız tekne turu güzergahı şöyleydi:

  • Yassıcalar Adası
  • Boynuz Bükü Koyu
  • Akvaryum Koyu
  • Kızıl Ada
Tabi ki mükemmel ve de yorucu bir gündü. Tertemiz, pırıl pırıl suda, yeşille mavinin buluştuğu bir ortamda yüzmek öyle keyifli ki, inanın sudan çıkmak istemiyor insan. Ne diyim Fethiye'ye giderseniz mutlaka bu turlardan birine katılmalısınız.

Böyle işteee! Sayılı gün hemen bitti ve başladığımız noktaya döndük elbette.
Şu an, tatilimize çıktığımız Pazar sabahında olmayı isterdim:) Pazartesi işe gitmek epey zor gelecek gibi. Normalde bile Pazartesi sendromunu yaşayan bir çalışan olarak Allah yardımcım olsun diyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...