28 Ekim 2011 Cuma

Aşkın Gözyaşları II - Hz. Mevlana (Sinan Yağmur)


     Serinin ikinci kitabını da yeni bitirdim; ancak birincinin hemen üzerine okumuş olmamın etkisinden mi bilmem kitap önce ilkini tekrarlıyor hissi uyandırdı. İlerleyen sayfalarda ise kendi içinde tekrarlara başladı...İlkinin akıcılığını bulamadım ancak konu itibariyle beni çektiğinden ilerledim diyebilirim. Hoşuma giden alıntılarla sonlandırmak istiyorum paylaşımımı:
"...İnsanlar ihtiras dolu şehvetli arzularına aşk ismini veriyorlar. Sevgiyi     sahiplenmek olarak görüyorlar. Kendilerine köle ararken köleleştirildiklerinin farkına, kafesin içine vardıklarında varıyorlar. O halde sevili kim?..."
  ..............................................................................
"...Vaktiyle bir derviş, bir Ramazan akşamı iftara davetliydi. Derviş yatsıya yakın evine döndü ve karısından mümkünse kendisi için sofra hazırlamasın istedi. Karısı:
-         Sen davette değil miydin? Ne yemeği?
-         Sorma! Çok yersem arkamdan “halis derviş değilmiş” diye konuşmalarından korktum, pek bir şey yiyemedim.
-         Tamam, sen şu akşam namazını kıl da ben o arada sofrayı hazırlayayım.
-         Ama ben akşam namazını orada kılmıştım.
-         Sen arkamdan kötü konuşurlar diye pek yemek yiyemediğine göre, arkamdan iyi konuşsunlar diye namazı da uzatmışsındır. Hadi akşam namazını bir daha kılıver de o arada sofrayı hazır edeyim.
     Rivayet edilir ki hanımının bu ikazından sonra dervişin aklı başına gelmiş ve riya derdinden kurtulup halis bir derviş olmuş..." 

25 Ekim 2011 Salı

Lütfen Beni Öldürme


       Geçenlerde Tv'de denk geldiğim filmi severek izledim ve 

paylaşmak istiyorum. Vizyon tarihi 2006 olan filmin özellikle 

senaryosu ilgimi çekti: Filmde, romanının sonunu bir türlü 

getiremeyen yazar Karen Eiffel'in yarattığı bir hayal ürünü 

olduğunu keşfeden  Harold Crick' in hikayesine misafir 

olmaktayız. 

    Romanla kendi hayatı arsındaki bağlantıyı keşfettikten sonra

yaşamına kendisi yön verme çabasına düşmektedir...Düşünün ya 

hayatınız bir romancı tarafından yazılmakta ve siz de onu 

yaşıyor olsaydınız? İlginç bir senaryo değil mi? 

    Oyuncu kadrosuna baktığımızda ( Will Ferrell, Emma Thompson 

ve Dustin Hoffman ) gördüğümüz güçlü kadronun sergilediği 


oyunculuklar gayet başarılı  ise de filmin zaman zaman 


durağanlaştığını söylemeden edemeyeceğim. Yine de tür ve 


senaryo olarak ilgilenenler keyifli vakit geçirebilirler...Elinize 


geçerse izlenmeye değer...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Sabırlar Hepimize

     Ülkemin üzerinde kara bulutlar var adeta. Şehitlerimizin acısını yaşarken daha dünkü depremle sarsıldık hep beraber yeniden... İnsan, görüntüleri izlerken yakınlarına daha bi sarılıp bir yandan da suçluluk duyuyor orada can verenleri gördükçe...Hayatta kalmaktan utanıyor...Felaketler karşısındaki acizliği insanın yüzüne yüzüne vuruluyor...Allah'tan bi an önce acıların sarılmasını diliyorum...Başka bişey gelse elimden...Keşke...

18 Ekim 2011 Salı

http://peacelilyozge.blogspot.com/2011/10/askn-gozyaslar-tebrizli-sems-sinan.html ' DEN DEVAM

   Daha önce alıntılarla paylaştığım kitabı dün bitirdim...Yazarın okuduğum ilk eserinde anlatımını akıcı buldum. Açıkçası Mevlana ve Şems üzerine ne yazılsa okurum ben...Sanırım bunun da tesiriyle kitabın sürükleyiciliğine kapıldım doğrusu...Konunun meraklılarına tavsiye edilir...

16 Ekim 2011 Pazar

ÖTV Zammı Hakında

   Sayın Erdoğan'ın ÖTV zamlarına yapılan eleştirilere söyledikleri üzerine Milliyet yazarı Melih Aşık'ın köşesinde bugün yazdığı şu yazısını paylaşmak istiyorum:
Ucuz Hayat!
“Kardeşim sigarayı içmezsin, olur biter. Alkolü daha az tüketirsin olur biter. Kalkıp da Porche kullanacağına Fiat’a bin, biraz daha düşür harcamayı.”Başbakan, zamanı kısıtlı olduğu için dünkü konuşmasında ancak bu kadarını söyleyebildi. Biraz daha vakti olsa harcamaları düşürmek hatta sıfıra indirmek için kim bilir daha ne yararlı tavsiyeler sıralardı. Dilerseniz Sayın Başbakan adına onu da biz yapalım...“Fiat şart mı kardeşim? Bugün bir eşeğin fiyatı ne? Fiat’ın 50’de, 100’de biri... Üstelik ne benzin ister ne yağ ne antifiriz. Biraz kül, biraz duman... Pardon, biraz su biraz saman. Yetti de arttı bile.Ulaşım gideri minimuma indi mi? İndiiii.Kalorifersiz evde otursan ya da kaloriferi iptal ettirsen ölür müsün? Atalarımız, dedelerimiz öldü mü? Al şöyle ucuzundan fırınlı bir soba. Hem yemek pişir hem su ısıt hem ısın. Sıcak su parasından da kurtul böylece. Kestane kebap keyfi de cabası.Yok efendim bulaşık makinesi, yok efendim çamaşır makinesi, yok yoğurt makinesı... Evlerinizde makineden oturacak yer kalmadı yahu. Askerlik nasıl ki yan gelip yatma yeri değilse... Hanım kardeşlerim kusura bakmasın, ev hanımlığı da öyle. Gece zaten yatıyorsun. Gündüz de yatmayıver artık. Çamaşırını, bulaşığını elde yıka. Bizim annelerimiz, büyük annelerimiz nasıl yıkadıysa sen de öyle yıka.Ekmek mi? Şart mı fırından yeni çıkmış, dumanı tüten ekmek? Hem zaten sıcak ekmek biraz hamur olur, sağlığa zararlıdır. Akşam piyasasından al ekmeğini yarı fiyatına... Bastır geceden suya... İşte sana sabahları yumuşacık ekmek.Ya çocukların masrafları? Onları nasıl kısacağız, diyorsunuz. Kolay. Üç çocuktan herhalde en az biri oğlandır. Okulu ne zaman bitiyor? Öğleyin. Bilemedin öğleden biraz sonra... Al bir simit tablası, koy kafasına, simit satsın okul sonraları bir - iki saat. Hem para kazanmanın ne demek olduğunu öğrenir, hem de eve üç - beş kuruş katkısı olur.

Daha sayalım mı? Yeter mi? Efendim? Yetmez ama evet mi? Haydi kolay gelsin, yürü anca gidersin!"
      Mehmet Tezkan da aynı konuyla ilgili yine bugünkü köşesinde şöyle yazmış:
" Eskiden zam yapana kızılırdı şimdi zam yapan kızıyor
Eskiden zam yapana kızılırdı..
Kural değişti..
Zam yiyene kızılıyor.. Zam yapan zamdan şikâyet edene kızıyor..
Devir değişti, zam yapan haklı, zam yiyen haksız oldu..
Zam yapan; ‘dünyanın sayılı ülkesi olduk, Avrupa ülkeleri, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya nal toplarken biz şaha kalktık onları neredeyse yakaladık.. Bu zam şart, oturun oturduğunuz yerde kıymetini bilin’ mealinde sözler ediyor..
Zam yiyen sus pus..
Ağzını açamıyor.. Yok bütçe açığı, yok dolardaki artış, yok cari açık her şey beni buluyor diye haykıramıyor..
Dedim ya devir değişti..
Zammı yiyen zam yapana kızamıyor.. Zam yaptığı için eleştirilemiyor..
Tersine.. Zam yapan zam yiyene kızıyor; sigara içme, içkiyi azalt, lüks otomobile binme diyor..."


   Her iki yazarın da ağızlarına sağlık...

13 Ekim 2011 Perşembe

Aşkın Gözyaşları-Tebrizli Şems (Sinan Yağmur)

Daha yeni okumaya başladığım kitabı bitirmeden paylaşmak istedim  alıntıladığım cümlelerle...Bitirir  bitirmez de yorumlarımı paylaşacağım elbette....  
     "...Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı..."

     "...Kendine sadık olmayan, kime sadakat gösterebilir..."

     "...Sende o var, bu var, falan dedi var, falan anlattı var, peki sende senden ne var Mevlana?..."

     "...Elalem şarap içer sarhoş olur, biz aşk ehliyiz içmeden sarhoş olmuşuz..."

10 Ekim 2011 Pazartesi

Romeo ve Juliet





      
      Devlet tiyatrolarının 1 Ekim'de perdeleri açmasıyla geçen hafta Ankara'da(eğitim nedeniyle Ankara'da bulunduğumu söylemiştim )oyuna gitmeyi çok istedik, ancak bilet bulamadık. Hafta sonumu ise İzmir'de (evimde yani) geçirdim, tiyatroya gitmeyi kafama koyduğumdan şansımı denedim ve C.tesi 14:00'e bilet bulmam mümkün oldu ancak. Çoğumuz tarafından konusu bilinen "Romeo ve Juliet" adlı  oyunu izledim.

     Konusu: Romeo ve Juliet, birbirine düşman olan iki ailenin çocuklarıdır. Karşılaştıkları ilk anda aşık olmuşlar ve böylece kavuşamama öyküleri başlamıştır. Juliet, Romeo'ya kavuşmak için ailesini yok saymayı göze alamaz ve kendini yok saymaya karar verir. Böylece rahibin yardımını alarak bir zehir içer; herkes onu ölmüş bilecektir. Ancak Romeo döndüğünde Julıet'in öldüğünü zanneder ve kendini öldürür. Romeo ve Juliet'te basit olarak aşk anlatılıyor denemez. Bunu aileleri düşman, engellere rağmen vazgeçmeyen imkansız aşk diye alımladığımızda daha doğru olur. Çünkü oyunun ana konusu en yalın haliyle, aşk ölümü bile göze alır şeklinde özetlenir.

      Oyunculuklar gerçekten kusursuzdu. Sahne tasarımı, dekor, kostümler, makyaj ise büyüleyiciydi hakikaten....Ancak benim devlet tiyatrolarını izlerken çoğunlukla yabancı oyun sahnelenmesinden rahatsızlığım var doğrusu. Türkçe yazılmış oyunları izlemek bana daha çok keyif verecek diye düşünüyorum. İyi seyirler...

    

3 Ekim 2011 Pazartesi

AZ - HAKAN GÜNDAY



         Yazarın okuduğum ilk kitabı hakkında söylenecek çok şey var...

  •  Değişik olan kurgusu merak uyandırıcı  
  •  Karakterler son derece uç, farklı
  •  Yazarın dili kendine özgü, sert hatta 
  •  Şiddeti, acıyı, kanı belki de hissetmek mümkün 
  •  "Bu kadar da olmaz" dedirten kesişmeler, şaşırtan sonlar (benim açımdan kitabın eksik gördüğüm yönü bu-zira ben realist eserleri daha severek okurum- olsa da hareketli hikayeleri, olağanüstü kurguları seven okurlar için özellikle tavsiye olunur)
       Kısacası kitabın arkasında da dediği gibi: "AZ" küçük bir kelime, büyük bir roman.
       

2 Ekim 2011 Pazar

Bir Zamanlar Anadolu'da



        Nuri Bilge Ceylan'ın (başrollerinde Yılmaz Erdoğan, Ahmet Mümtaz Taylan, Taner Birsel, Muhammed Uzuner gibi profesyonel oyuncular olan) Cannes ödüllü son filminin ilk göze çarpan, ayırdedici özelliği; diğer filmlerine göre daha bol diyaloğun oluşu, daha hareketli ve akıcı bir senaryonun hakimiyeti diyebilirim.
        Filmde bir doktor ile cinayet soruşturması yürüten bir savcının yarım gün süren macerası işlenip izleyici bir polisiyenin içine çekilmektedir aslında. Ancak çoğu yorum gene izleyiciye bırakıldığından görüntülerin son derece uzun çekilmişliği Ceylan'ın alışmış olduğumuz tarzını yansıtıyor bu filmde de. Benim açımdan eksi yönü filmin süresinin gereğinden fazla uzun tutulmuşluğu. Sonuna doğru birazcık sıkıldığımı itiraf etsem de, yönetmenin tarzını bildiğimden film bende bir hayal kırıklığı yaratmadı. Ancak, filmin sonunu bekleme sabrını gösteremeyip salonu terkeden seyircinin olduğunu görmek N. Bige Ceylan'ın ancak belli bir izleyiciye ulaşabildiği gerçeğini gösteriyor sanırım. Genel izleyici profilinin Cannes ödüllü yönetmenimizin filmleri hakkındaki yorumunun "sıkıcı, anlaşılmaz, karmaşık" olduğunu da hatırlatıyor hatta. Öyleyse, herhangi bir kaygı taşımadan sadece içinde geldiğince çekiyor filmlerini yönetmen, baskısız...Belki de bundandır ödülleri toplayışı...

30 Eylül 2011 Cuma

Paravana=Firkete=Tel Toka

   Merak ediyorum, annemin "paravana", kiminin "firkete" pek çoğumuzun da "tel toka" dediği basit ama işlevi büyük icat olmasaydı biz kızlar ne yapardık? 
   Ve yine merak ediyorum dünya üzerinde bu kadar sıklıkla kaybolabilen başka ne vardır?
   Ayrıca tüm kızların kaybettiği bunca tel toka dünya üzerinde nerede birikmektedirler?

29 Eylül 2011 Perşembe

MFÖ KONSERİ

      Eğitim nedeniyle iki ay boyunca Ankara'da olacağımdan söz etmiştim...Fırsat buldukça buradaki etkinlikleri değerlendirmeye çalışacağım...Dün Panora AVM'deki MFÖ konserindeydim. Çok sevdiğim bir gruptur kendileri, çok keyif aldım elbette canlı performanslarını izlerken...Uzun yıllar dağılmamayı ve aynı üretkenlikle eserler vermeyi başarabilen ender gruplardan oldukları için, her şarkılarından ayrı bir tat aldığım için ve Ankara'daki dün akşamıma eğlence kattıkları için buradan saygılar diyorum MFÖ'ye ve şu parçayı paylaşıyorum sizlerle...
http://fizy.com/tr#s/13k4n2

17 Eylül 2011 Cumartesi

12.İstanbul Bienali, ve Sahaf Festivali

      Geçtiğimiz Pazartesi iki ay sürecek bir eğitim için Ankara'ya geldim. Eylül'ün gelişiyle İzmir'de akşamların hafiften serinlemeye başladığı bir tarihte İzmir'den ayrı kalmak benim için nahoş bir durum arzetmekte. Zira İzmir'in bunaltıcı sıcaklarından artık bıkmış, sert geçmeyen kışını özlemiş bir haldeyim. Eylül ayını da bi ayrı severim ben...Ancak bu yıl Ankara'nın Eylül ve Ekim'ini yaşamak nasip olacak bana.
      Hafta içi eğitimle geçecek olsa da hafta sonlarımız bize ait. Ben de ilk hafta sonumu İstanbul'da yaşayan kardeşimi görmeye gelerek değerlendirmeye karar verdim. İstanbul'a gelmişken de neler yaptım bugün?


(Beyoğlu Belediyesi tarafından 2008 yılı Mayıs ayında birincisi düzenlenen festivalin bu yıl 5.si düzenleniyor. 5. Beyoğlu Sahaf Festivali 06-18 Eylül 2011 tarihleri arasında Trt yanı Tepebaşı’nda…
Açılış: 06 Eylül Salı, 11:00

Kapanış: 18 Eylül, 23:00
Mekan: Beyoğlu, Tepebaşı, Eski Tüyap şimdiki TRT Binası Önü)





        Eski kitaplara dokunmak ayrı bir tattır benim için...Sararmış sayfalar, altı çizili cümleler, okuyucudan kalan herhangi bir not, kitabın üzerine bıraktığı bir iz...O yaşanmışlık hissi mi güzeldir, eski oluşundaki tarih kokusu mu bilmem...Ama severim işte...Keyifliydi...Hala görmek isteyenler için yarın son gün...

     Sahaf Festivali'nden sonrası benim için daha heyecanlıydı: 12.İstanbul Bienali 










İsimsiz (12. İstanbul Bienali), 2011


12. İstanbul Bienali sanatla politika arasındaki zengin ilişkiyi araştırıyor ve hem biçimsel bakımdan yenilikçi, hem de siyasi anlamda sözünü esirgemeyen yapıtlara odaklanıyor. 12. İstanbul Bienali, Küba asıllı Amerikalı sanatçı Felix Gonzales-Torres’in (1957-1996) yapıtlarını çıkış noktası olarak alıyor. Gonzalez-Torres’in çalışmaları bir yandan kişiselle siyasi arasındaki alanı kat ederken bir yandan da sanatsal üretimin biçimsel yönlerine önem veriyor; günlük yaşam temalarına, üst modernizm, minimalizm ve kavramsalcılıktan atıflarda bulunuyor.

Felix Gonzalez-Torres yapıtlarına "İsimsiz" ile beraber parantez içinde bir ism verirken izleyicinin alternatif okumalarına , kendi subjektif bakışına ve farklı yorumlarına alan açmaktadır. Başlığımız aynı zamanda Gonzales-Torres'in kendi sanat yapıtlarının isimsiz kalması gerektiği fikrini yansıtıyor. "Çünkü anlam daima zaman ve mekanda değişkendir."  

(Bienal El Kitabından)


     
Benim ilk Bienalimdi, dolayısıyla çok keyifliydi. Gidecek olanlara uyarı: Saat 19:00'da kapanıyor, bizim yalnızca iki saatimiz vardı biraz aceleye getirdik tadını çıkaramadık. Tavsiyem uzun bir zaman ayırın, gitmeden fazla yorulmayın... !13 Kasım'a kadar sürecek olan Bienal için ilgili link:
http://12b.iksv.org/tr/giris.asp?c=1&id=38          İyi gezmeler...

11 Eylül 2011 Pazar

İskender


   Nihayet bitirmek bana da nasip oldu "İskender"i...
Tabi ki beğendim. Ancak benim Elif Şafak'a hayranlığım "Mahrem" ve "Araf" adlı romanlarıyla başlar. Ne yazık ki o iki romandaki olağanüstülüğü bulamadım. Ha, bulmak zorunda da değiliz; yazar ortaya bir eser koyarken eminim ki her biri için aynı itinayı sarfetmeye gayret ediyordur ama bu da benim kendimce kanaatim.
    İskender'e gelecek olursak:
Bir Türk-Kürt ailenin İngiltere'de 1970'lerde yaşadıkları göçmen hayatı anlatan roman dört mekanda geçiyor: Fırat nehri yakınlarında bir köy, İstanbul, Londra ve Abu Dabi...Diğer romanlarından da alışık olduğumuz üzere bol karakterle süslü romanında öylesine ayrıntılıyor ki yazar her birini onlarla yaşıyor insan okuduğu sürece... Tam sonu geldi dediğimizde ise şaşırtan sonu gerçekten sürpriz...(Tadı kaçmasın diye fazla detaya inmiyorum)
    İyi okumalar, kitapseverler!!!
Ayrıca roman piyasaya çıkar çıkmaz çok konuşulan "kitap kapağı" hakkında merak edenlere:

8 Eylül 2011 Perşembe

Hürriyet Gazetesi - Bekir Coşkun'dan

        (...)
      Gitmek...Gitmek özgürlüktür. Ben gitmeyi gidebileceğimi kanıtladığı için severim. Yani bilsem gidebiliyorum, gitmesem de olur. (...)
      
      (...)
       Belki de kendi kendilerinden kaçıyorlar insanlar?
       O zaman ben de kendime mi yakalandım? 
       Herkes gitti şehirden,
       Ben kaldım. (...)

....Başlıksız...

               Şu taze fasulye/börülce/bamya cinsi sebzeleri pazardan taze taze almak iyi hoş güzel de, bunların ayıklanmışı olsa fena olmaz mı?

7 Eylül 2011 Çarşamba

Hele hele First 'ün bu Sweet  Gum  Çilek -Limonu tam bana göre :) 

Sakız çiğnemeye bayılırım...Balon şişirmeye doyamam. Şişirdikçe hırslanırım sanki bi sonrakini şişirmek için. (uzaktan bakan öyle düşünüyordur herhalde hakkımda) Ancak dayanağı nedir bilmiyorum; hoş bi hal-i-hareket olmadığı  öğretilegelmiştir. Benim adeta stres topum olan "çiklet çiğneme" faaliyeti yalnızca çocuklara serbesttir ortak alanlarda. Hele hele bir kadının ağzına hiç yakışmaz di mi? Espri bi yana gerçekten de lakayt bir görüntü oluşturduğu yadsınamaz ...İyi de, çok da zevkli be kardeşim...Evde olduğum vakitler doya doya tadını çıkarmaya çalışıyorum ben de. Başta eşim tarafından uyarı aldım ama artık o da alıştı. 

6 Eylül 2011 Salı

Zaman Hırsızları

      İş yerlerinde hizmet verdiğimiz vatandaşlar arasında öyleleri denk geliyor ki resmen "zaman hırsızlığı" yapıyorlar. Aynı konuyu üç-dört kez anlatmaktan geçtim, sonuçta anlatmak bizim işimiz. Karşımızdaki anlamıyorsa on kere de anlatılabilir. Ama sorun karşımızdakinin anlamaması değil de anlamak istememesi olduğundaaaa..(Allah'ım işte, o zaman hırsızlarından tüm çalışanlarını koru yarabbim!!!) Israrla kendi (yanlış) bildiğini/duyduğunu bize kabul ettirme gayretine giriyor. Yol göstermesi gereken kişiler bizlerken karşı tarafın akıl hocalığına maruz kalıyoruz. O da yetmiyor. "Yetkili" ile görüşmek istiyor. (Sanki karşısındaki çalışan ezbere konuşuyor. Ama sonuçta işi zaman hırsızlığı, bir kişinin zamanını almakla doymuyor) Yetkiliden de birebir aynı sözleri duymakla ikna olacağına "Bu dairenin müdürü yok mu, kendisiyle görüşeceğim" sözleri geliyor beklendiği gibi...Böyleleri ya aynı cümleleri ayrı kişilerden duymaktan farklı bir haz almaktalar ya da gerçekten ikna olma konusunda ciddi sorun yaşıyorlar diye düşünmeden edemiyorum. Sonuçta ne oluyor? İkna olamamış, karşısındakini de ikna edememenin verdiği gerginlikten kıpkırmızı olmuş öfkeli bir halde çıkıyor işyerinden... En az üç çalışanın zamanı ve enerjisini boşa tüketiyor... Böyleleri için ciddi güvenlik önlemleri mi olmalı ne?

5 Eylül 2011 Pazartesi

Mahalle Arası Düğünler Yasaklansın!

        Yaz akşamlarının pek çok akşamına genellikle de en sevdiğim iki günü olan cuma ve cumartesilerine toslayan  sokak arası düğün/kına gecelerinden hiç hoşlanmamaktayım. Bunlar bizim örf-adet-gelenek-görenek...lerimiz olabilir. Ancaaaaak, bizler de kent yaşamının gün boyu yoğun temposunda yoğrulan, koştur koştur eve gelip evde de yoğrulmaya devam eden ( kadınsanız "evhanımı" gömleğini giyerekten) yemeğini yedikten sonra da ayaklarını uzatıp kafa dinlemek isteyen insancıklarıyız. Ama yakınlarda çalan bir orkestra eşliğinde bu pek mümkün olamıyor. Ha, kırsalda hala sıkıntı arzetmeyen bir hadisedir belki ama kent hayatında artık hakikaten şık durmuyor kanımca... 

4 Eylül 2011 Pazar

23 Ağustos 2011 Salı

Bir Zamanlar Karalamışım...

Kaçış
                           Çözemiyorum...
                           Kendime mi kaçıyorum?
                           Kendimden mi kaçıyorum?
                           Kaybolmak istiyorum
                           Bazen kayboldum sanıyorum
                           Kendime yakalanıyorum
                           Kaybolamıyorum...

19 Ağustos 2011 Cuma

Türbanlı Erkekler


        İznimde severek okuduğum bir diğer kitap da "Başörtülü Kadınlar Anlattı: Türbanlı Erkekler" adlı, gazeteci Selin Ongun' a ait kitaptır.
      
       Selin Ongun, muhafazakar dünyanın başörtülü on kadını ile yaptığı söyleşilere yer verdiği kitabında muhafazakar erkeklerin geçirdiği değişimi, muhafazakar erkeklerin örtünen kadınlara karşı önyayrgılarını, medyanın, muhafazakar iş hayatının örtülü kadına bakış açısı değişti mi gibi soruların yanıtlarını araştırıyor.

     Örtünme temasının çok da konuşulmayan boyutlarını örtülü kadınlardan dinlemek samimi kılıyor kitabı...Muhafazakar erkekler üzerine yapılan içten bir muhasebe...

Şairin Romanı


      Nihayet beklenen romanı çıkmıştı sevgili yazarın...Koştura koştura imza gününe gittim; hem kitabını alacak hem imzalatacak hem de onu yakından görecektim...İyi bi duygu insanın sevdiği bir yazarla karşılaşma, bir iki söz söyleme şansı bulması, kaleminden dökülen mürekkebiyle atılan imzasının yıllarca kütüphanemde yer edinecek romanında kalması...
     Kitabı bitirmek ancak nasip oldu. Yıllık iznimde bolca zaman ayırmaya çalıştım...Murathan Mungan'ın her cümlesi bir dünyadır benim için. M. Mungan'ın edebi dilinin zenginliği etkiler en çok beni. Bu kitabında bol kahraman, zengin olaylar zinciriyle karşılaşsak da o tadı buldum ben...Gene severek okudum, hayran kalarak bir kez daha...Sevenlerine iletilir...

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Into The Wild


     Gitmek gelir insanın içinden zaman zaman...Bırakıverip her şeyi...Sahip olduklarımız tutar bizi...Gidemeyiz...Sevdiklerimiz, ailemiz, işimiz, evimiz, arabamız, paramız...Sevdiklerimiz tamamdır da maddi öğeler de esir almıştır bir bakıma bizi...
     Kenarda uzun zamandır tarafımdan izlenmeyi bekleyen 2007 yapımı filmde Mc  Candless adlı genç bu mücadelenin peşine düşüyor. Üniversite eğitimini tamamladıktan sonra ailesinin kendisine hediye olarak alacağı arabayı reddederek mutluluğu vahşi doğada aramak üzere yollara düşüyor. Filmi keyifle izlediğimi söyleyebilirim ancak geriye dönük ayrıntılara yeterince değinilmemesi filmde gördüğüm bir eksiklikti. Özellikle sıradan olmayan, insanı içsel yolculuklara götürebilen filmleri sevenler. denk gelirlerse izlesinler diyebilirim...

1 Temmuz 2011 Cuma

Kaçan Göbek Geri Döner Mi? : D

     Bir de ağır kaldırdığım zaman " kızım göbeğin kaçar "  da derdi anneannem...Hiç kaçmadı benim göbeğim. Demek ki göbeğim kaçacak derecede ağır kaldıramamışım anlamına mı geliyor ki bu durum? Merak ediyorum:
    
-Kaçan göbekler nereye kaçardı?


-Ne zaman dönerdi?

-Dönmezse ne olurdu?


-Döndürme yöntemleri mevcut muydu? 


-Sadece çocukların mı göbekleri kaçardı?


Konuyla ilgili anısı olan varsa benimle paylaşırsa zamanında çözülemeyip gün yüzüne çıkan bu  merakım giderilebilir...belki...

30 Haziran 2011 Perşembe

Sevdiğim Anneanne Lafları

        Bugün okudum bi yerde de aklıma geldi, genelde anneanneler kullanır ne komik bi laftır "buldumcuk olmuş" derler hani ne oldum delisi olmak anlamında filan kullanırlar genelde...Bir de rahmetli anneannem "gelin ata binmiş yaaa nasip"  derdi sıklıkla, o da geliverdi aklıma birden şimdi...Bir de "şimdi" ye "şimdicik" diyenler de var, e o da geliverdi birden işte çağrışım meselesi sanırım, napalım?

24 Haziran 2011 Cuma

Sn. Milletvekilimiz Hakan Şükür Dedi ki:!!!

"Gündemi takip edemedim"
Yeni vekil eski futbolcu Hakan Şükür Hatip Dicle'nin vekilliğinin düşürülmesiyle ilgili soruya "Gündemi takip edemedim" yanıtını verdi.

AK Parti İstanbul Milletvekili Hakan Şükür, "Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi ve BDP’li milletvekillerinin Meclis’e gitmeme kararı almasını" nasıl değerlendirdiğinin sorulması üzerine "Gündemi takip edemedim. Bunun değerlendirmesini bizim büyüklerimiz, bakanlarımız, tecrübeli büyüklerimiz yapıyordur" dedi.

   Gerçekten yorum ya - pa -mı - yo -rum...Sn. vekilimizin bu yorumu kimi hanımların " Ben bilmem beyim bilir " şeklindeki yorumlarını anımsattı...Napalım, sinirden saçımızı başımızı mı yolalım yoksa ülke olarak bir kez daha gülelim mi ağlanacak halimize???  

22 Haziran 2011 Çarşamba

       Altlarını çizerek okumayı seviyorum kitapların...Sevdiğim köşe yazılarını da kesip saklıyorum yıllardır. Eskiden daha çoktu biriktirme telaşım, giderek azaldı, çok çok azaldı. Korkar oldum bunca biriktirme derdi bi hastalık halini alır diye, eledim biriktirdiklerimi. 
      Kitapları bitirince altları çizili yerleri not aldığım bir de defterim var. Zamanında beni etkilemiş cümleleri tekrar okumak gibisi yok benim için...


İşte bunlardan biri :
"İnsanın içinde ne çok insan yaşamaktadır başkalarından    habersiz "
 Özen YULA - Tanrı Kimseyi Duymuyor

20 Haziran 2011 Pazartesi

...her halükarda...

      TDK ' ya göre "kesinlikle, her koşulda" anlamlarına gelen "her halükarda" sözcüğü annem tarafından "her halükülarda" olarak telaffuz edilmekte olup, kadıncağız her söylediğinde tarafımızca ( kardeşim ve ben ) düzeltilmiştir...Düzeltmemiz de bir latife tabi, yoksa annemin bu hali şirin gelir eğlendirir de bizi orası ayrı mevzu...Geçenlerde bir iş arkadaşımın da aynı kelimeyi aynı şekilde telaffuz ettiğini işitince annemin yalnız olmadığını fark edip gülümsedim inceden...

13 Haziran 2011 Pazartesi

Şiir Perisi - Cahit Sıtkı Tarancı - Memleket İsterim şiiri

        Seçim sonuçları bana bu güzel şiiri anımsattı. Ben de ülkem için bunları düşlüyorum.


                            Şiir Perisi - Cahit Sıtkı Tarancı - Memleket İsterim şiiri

Seçim Sonucu

                       Ne demeli???
 Bazı yazarlar gibi AKP' nin bu başarısı kutlanmalı mı?
"Demek ki" diyorum "Ülkemdeki  her iki kişiden biri halinden memnun (muş)!!!"
İLGİNÇ...

10 Mayıs 2011 Salı

SEMERKANT



                                                                 

    Dün bitirdiğim usta yazar Amin Maalouf'un "Semerkant" adlı romanını şiddetle tavsiye ederim. İç içe geçmiş iki hikaye... 1072'de Semerkant'ta Ömer Hayyam'ın el yazması eseri "Rubaiyat"ın yazılışı ile başlayan ve yazılışından yüzlerce yıl sonra yazmanın peşine düşen Benjamin'in öyküsü sürpriz bir sonla bit(emi)iyor...Okumak isteyecekleri düşünerek fazla ayrıntıya değinmiyorum. Yalnız, kitapta nelere ışık tutulduğuna bakmak isterim. İlk yarıda Ömer Hayyam, Vezir Nizam-ül Mülk ve Hasan Sabbah'ın yaşadığı Selçuklu Dönemi işlenirken, ikinci yarıda yazar İran'a, Doğu'ya dönüyor yüzünü. Şahlık dönemi ve İran üzerinde oynanan politikalar oldukça akıcı bir dille sunuluyor.

  İlk yarının daha keyifle okunduğunu ikinci öyküde ise temponun sanki biraz düştüğünü söyleyebilirim. Sürpriz sonu ise romanın genel akışı içinde sönük buldum ben...Ancak okunması gerekenler listenize ekleyip benim kadar geç kalmadan mutlaka okuyunuz sevgili kitapseverler...

5 Mayıs 2011 Perşembe

Hızlı ve Öfkeli 5: Rio Soygunu


Genellikle izlemeyi tercih etmediğim türler arasında yer alan aksiyon türünde seçim yaparak bu hafta “ Hızlı ve Öfkeli 5: Rio Soygunu “ nu izleyerek kendimi aşmış bulunmaktayım. Serinin 1,2,3 ve 4.sünü izledim mi? Hayır! Öyleyse sebep?
1) Eşimin serinin sıkı takipçisi olması
2) Gerçekten artık aynı türde film izlemekten bay gelme   durumu
3) Acaba aksiyon izlersem nolur diye merak etme hali

(Şaka bi yana en etkili olan tabi ki 1. madde)
            Peki izlenimlerim?
Bi kere aksiyon dorukta olduğundan sıkılma durumu yok gibi bişey. ( Sanırım biraz da şanslıyım zira, hayranlarının yaptıkları yorumlar göstermektedir ki; serinin en bomba olanını izlemiş bulunuyorum) Filmden beklentim, “bikinili güzel hatunlar-süper model arabalar-kaslı adamlar” dan ibaret bir görsellik izleyeceğim düşüncesi olduğundan aman aman bir hayal kırıklığı da yaşamadım. Ancak merak ediyorum gene de, filmden inanılmaz bir keyif alma durumunun olabilmesi için fizik kanunlarını hiçe saymak gerekmiyor mu? Bu kadar araba parçalamaca, kaçmaca-kovalamaca, ortalığı yıkmaca, gürültü ve de patırtı iyi hoş da ne derece inandırıcı?
Ancak salonun kalabalığını göz önüne alırsam, eleştirilerimi burada sonlandırmalıyım diyerek iyi seyirler diliyorum.



25 Nisan 2011 Pazartesi

...şans bazen...

     Şans bazen belediye otobüsleri veya dolmuşlarda yer bulmuş ve oturuyor olmaktır..

3 Nisan 2011 Pazar

ATLIKARINCA

Altın Portakal Film Festivali' nde " En İyi Senaryo " ödülünü alan filmin bence izlenmeyi hakeden çok yönü var. Konuşulmayan, içler acıtan bir gerçek olan "ensest" temasını konu eden film duygusal sömürüye gerek duymadan veriyor konuyu izleyiciye. Bir bakış, duruş, kaçış yetiyor anlamamız için... İlk yarının ağır temposuna karşın ikinci yarıda bildiğimiz sırrın açığa çıkması bekleniyor sabırsızlıkla ve tempo da yükseliyor ilk yarıya kıyasla... Sürpriz bir final ile sonlanması da gayet hoş... Oyunculukların yalın ve doğal oluşu görselden ziyade duygunun verilmek istenmesi filmi ayrıcalıklı kılan öğeler... Ancak yan karaktere yer verilmemesine rağmen ana karakterlerin -örneğin babanın bu eğiliminin altında yatan nedir?- de içlerinin doldurulmamış olması filmin eksik taraflarından... Buna rağmen düşündürtüyor, sorgulatıyor... Filmden çıkınca boğazına bişeyler takılıyor illa ki insanın, yutkunsa da gitmiyor...

22 Mart 2011 Salı

...ya sonra...

Ön yargılı mıydım filme karşı? Evet... Kariyerine arabesk müzikle başlayan Özcan Deniz ' in yönetip oynadığı bir film olmasıydı buna sebep elbette. Filmi izleyen ve izlemeyen birçok kişinin de bu önyargıyı paylaştığını düşünüyorum...


Filmi nasıl buldum peki?


Eğlenceli, sıkılmadan izlenen bir film olmasına rağmen eksikler göze batmıyor değil. Günümüz "kentli/modern" evli çiftlerin, evlilik sonrası sıradanlaşıp, birbirine zaman ayıramama, anlamaya çalışmama klasiğinden yola çıkıp, patlama noktasına gelerek ayrı kalma hallerini işlerken, izleyiciyi bir sorgulama alanına çekmeye çalışan filmin en çok eleştirilebilecek yönü "aşk"ı, "erkek egemen" zihniyete hapsetmesi olmuş diyebilirim. 


"Aşk" duygusunu aldım mı? 


Evet... ("Asmalı Konak"tan beri "aşık adam" rölünün hakkını verdiğini düşünmüşümdür Özcan Deniz'in.) Ancak gene de maçoluğun diz boyu oluşu, eşini kariyerinin en önemli fırsatı olarak gördüğü bir konuda desteklemeyişi örneğiyle pekişmiş (Her ne kadar   koca "modern-kentli-eğitimli" de olsa). Aslında film bu anlamda kendiyle çelişmeyerek akmış gitmiştir... 


Son olarak şunu eklemeden edemeyeceğim: Nihayetinde Biz Buyuz! Yalan mı? Gerçekleri yansıtmaktan çok da uzak olmamış esasen :)

26 Şubat 2011 Cumartesi

Kabus Gibiydiler...

Nerden aklıma geldi bilmem, çocukken sahip olduğum siğillerimi anımsadım birden...( Bu arada siğili bilmeyenler için ansiklopedik bilgi: ) )
Siğil nedir?
Siğil derinin üst tabakasının, virüs enfeksiyonu sonucu aşırı gelişimi ile karakterli kanser dışı oluşumudur. Siğile sebep olan virüs Human Papilloma virüs (HPV) dür. Siğiller genellikle deri rengindedir, dokunmakla yüzeyleri pürüzlüdür, fakat bazen düz ve pürüzsüz yüzeyli olabilir. Siğillerin şekilleri bulundukları bölgeye göre değişebilir.

Evet şimdi çocukluğuma dönersek; ilk önce avucumun ortasında beliriveren bir adet siğil kısa sürede parmak aralarıma, elimin üzerine ve diğer elime atladı. Gelişimleri çok hızlıydı, yakalamak istiyordum hangi ara çıktıkların ama nafile...Minik miniklerdi ama kabusum olmuşlardı. Her sabah uyanır uyanmaz sayıoyordum acaba arttılar mı diye. En son tam yirmi bir tanede dur(ul)dular. Ya da biz DURDURDUK!!!

Birtakım yöntemler denedik tabi...Bi kere konu her ortamda gündeme oturuyordu. En popüler yöntem " OKUTUNCA GEÇER " yöntemiydi ki; üst komşumuz sağ olsun -yaşça apartmanımızın en büyüğü olarak- ilk müdaheleyi yaptı ( Ayrıca kendisi başım ağrıdığı zaman da " nazardandır okuyunca geçer yöntemi " nin uygulayıcısıdır. Başım ağrırdı sıklıkla küçükken, yaşım da küçük ya, " Küçücük çocuğun başı ağrısa ağrısa nazar değdiği için ağrıyodur " diye düşünülürdü demek ki...Hemen beni önüne oturturdu üst komşumuz, dudakları kıpırdardı mırıl mırıl, duası bitince " üfff " yapardı yüzüme doğru, zaman zaman sarımsak kokardı da istemezdim bu yüzden beni okusun, anneme söylerdim de " Tansiyonu dengeliyo sarımsak o yüzden yiyo kadın, çok faydalı kızım " derdi...

Komşumuz okumuştu, ama benim kabusum devam ediyordu, geçmiyordu siğillerim..."Ay dolunay olduğu zamanlar okutmalı " demişti biri okutulunca geçeceğine inanıp da okuttuğumuz halde geçmediğini duyduğunda. İlacını alalım dedik ama " İz kalıyor, hem de çok yakıyor canını" dediler, vazgeçtik...Daha birçok öneri geliyordu konuyla igili, dedim ya her ortamda benden çok ilgi görüyorlardı ve neredeyse herkesin diyeceği bişeyler vardı.

Sayınca çoğalacağını söylemişlerdi mesela ( o zaman çok korkmuştum, çünkü ben hergün sayıyordum, saymaktan alamayırdum ki kendimi, ya arttılarsa diye ) " Ayy, bulaşmasın bize de " diye iğrenenleri vardı bir de...

Neyse günler böylece ne kadar devam etti hatırlamıyorum, denediğimiz son yöntemi anlatmak istiyorum tabi gene KESİNLİKLE GEÇECEĞİNE inanan birinin önerisi üzerine...
 İncir ağacının yaprağını koparınca sütü akarmış, onu sadece siğilin üzerine damlatmak gerekirmiş, ete değmemeliymiş, çok yakarmış...
Tesadüf ya apartmanımızın arkasında  tek katlı eski bir ev vardı, dibinde de  kocaman bir incir ağacı!!! Aslında çok umudum yoktu ama çarem de yoktu...Denedim...Biz, "sokakta oynamak nedir" bilen şanslı çocuklardandık. Oynamaya indikçe gider incir sütünden damlatıp eve dönerdim. Etime değiyordu illa ki, çok yakıyordu, deli gibi de kaşındırıyordu...Ama napalım dayanıyordum...VEEE mucize gibiydi ama yavaş yavaş küçülmeye başlamışlardı, inanılıır gibi değildi gerçekten...Küçülüp küçülüp kısa bir zamanda yok oldular...Tabi o gün bugündür siğili olan herkese ailecek tavsiyemiz " incir sütü " !!!

19 Şubat 2011 Cumartesi

Son günlerde sevgili! liderlerimiz tarafından söylenen sözlerden en hoşuma gideni Kemal Kılıçdaroğlu' na ait:
" Şu Ergenekon Terör Örgütü Nerede ? Gidip üye olacağım " 

Bir de Milliyet Gazetesi yazarı şu alıntıyı yapmış, gerçekten çok hoş:
 " Duymaktan hoşlanmadıklarımzı duyduğumuz rejimin adı ' demokrasi ' dir. "
Ve ülke insanları olarak birbirimize tahammül gücümüzün arttığı oranda, muhalif seslerin duyulabildiği oranda ve bu seslerin susturulmadığı ve " Susturulur muyum acaba " kaygısını taşımadığı oranda demokrasiden söz edebiliriz diye düşünüyorum.

Ancak yaşadıklarımızı değerlendirdiğimde...Aslında değerlendirmek istemiyorum. Çünkü gerçekten sinirlerim bozuluyor...Hele ki hala ülkemde gazetecilerin tutklandığını izliyorsam...

Sn. Başbakan, madem ki demokrasi bayrağını aldınız einize, o bayrağa yakışır adımlar atın da bi görelim artık ya da o bayrağı lütfen indirin!!!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...