8 Eylül 2014 Pazartesi

Karadeniz Gezisi - İkinci Bölüm

Kaldığımız yerden devam etmek üzere tekrar sizlerleyim efenim :)


Hatırlarsanız Samsun'dan sonra konaklayacağımız otele (Ordu-Fatsa) doğru yol almaktaydık. Otele yaklaşırken rehberimiz ertesi gün saat 8:30' da hareket edeceğimizi bildirdiğinde bu hareket saatinin çok insaflı olduğunu henüz bilmiyorduk tabi. (Sonraları saat 7:00 de bile yola çıkılcak günler olacağından o dakikalarda henüz habersizdik.) Açıkçası bi otobüs dolusu insanın o saatte asla hazır olamayacağını düşünmüş, hareket saatinin en az yarım saat kayacağına dair önyargılı bir tutum geliştirmiştim. Ancak sabah bütün ekibi tam da söylenen saatte hazır ve nazır bulduğumda onlara karşı haksızlık ettiğimi görmek beni çok mutlu etti. Evet haksız çıkmış olmam iyiydi. Demek ki son derece disiplinli bir ekiptik ve ortak hareket için bu son derece gerekliydi.

Yaşadığım bu anlamlı şokla beraber 3. günümüz böylece başlar. İlk noktamız olan "Ordu-Boztepe"ye doğru yol alırken geçilen "Nefise Akçelik Tüneli" hakkında öğrendiklerimi aktarmak isterim. Bu tünel, şu an için Türkiye'nin en uzun tünelidir. Yapımı devam eden Rize'yi Erzurum'a bağlayacak, 14 km. yi bulacak olan Ovit Dağı Tüneli bittiğinde en uzun 2. tünelimiz olarak anılacak olan Nefise Akçelik Tüneli, ismini yapımında emeği geçse de tamamlandığını göremeyip hayatını kaybeden mühendis Nefise Akçelik'ten alır. Fatsa ilçesi ile Ordu il merkezini birbirine bağlayan tünel 3778 metredir.

Bu bilgiler eşliğinde, fındık bahçelerini seyrederek Ordu Boztepe'ye geldiğimizde fotoğraf çekimi ve çay kahve molası vermenin vaktiydi. İnanılmaz bir manzarayı seyretmenin vaktiydi şimdi. Hatta şansımız yaver gitseydi ve tesis o an için çalışıyor olsaydı Ordu'ya inişimizi teleferikle yapacaktık. Yazık ki yalnızca bu eşsiz manzarada çayımızı içmekle yetindik.





Bu keyifli çay molasının ardından "Akçaabat"ta yöresel tatlarla bezeli öğle yemeği molası, ardından pek çoklarımızın görmeyi en çok istediği yerlerden biri olduğunu bildiğim "Sümela Manastırı" vardı sırada. 

Öğle yemeğini Akçaabat'da (Körfez Restorant) yediğimize göre "Akçaabat Köfte" olmadan olmazdı tabi. Bundan başka ilk günden karşımıza çıkan, sonra da sıkça göreceğimiz "turşu kavurma" da menünün vazgeçilmeziydi. Turşu kavurması bizim pek hoşumuza gitmese de köfteyi oldukça başarılı bulduk. 




Tatlı olarak menüde yer alan "fındıklı baklava" ise abartısız yediğim en başarılı baklavaydı. Gerçi ben normalde şuruplu tatlı sevmiyorum ve yemiyorum. Ama bu yediğimiz, silme fındık dolu ve çok da şerbetli olmayan, yedikten sonra ağızda sadece nefis bir fındık kokusu bırakan sahiden de eşsiz bir tattı. Belki de benim fındığa olan aşkımdan dolayı bu kadar güzel geldi. Çünkü genelde cevizli ya da fıstıklı baklava çıkar karşımıza değil mi? 



Yemeğin üzerine ikram edilen çayın süzgeçsiz servis edilmesi -Trabzonlu arkadaşımdan bunu daha önce  duymuş olduğumdan-  beni diğerlerimiz kadar şaşırtmadı. (Trabzon'da böyleymiş.)

Öğle yemeğinin ardından gerçekten de hepimizin görmek için sabırsızlandığı noktaya, "Sümela Manastırı" na doğru yol aldık.

Trabzon'un Maçka ilçesine bağlı Altındere Köyü sınırları içinde bulunan ve halkın "Meryem Ana" adı ile andığı Sümela Manastırının bulunduğu Altındere Vadisine vardığımızda size nasıl bir coğrafyanın başladığını anlatamam. Vadiden sonra manastıra otobüsle çıkmak mümkün olmayacağından dolmuşlara doluşarak manastıra doğru yükselmeye başladık. Deniz seviyesinden 1150, vadiden ise 300 metre kadar yüksekte bulunan Sümela Manastırı'nın eski Rum Ortodoks manastır ve kilise kompleksi olduğunu da burada belirtelim. 



Manastıra çıkarken bir noktada mola verip
varacağımız noktaya
ve manzaraya bir göz attık,
daha doğrusu aşık olduk...
işte orda bi manastır var uzakta...

Evet oldukça virajlı olan bu yolu yağmurlu ve sisli bir havada alırken, insana "Evet işte anlatılan Karadeniz bu olmalı" dedirten manzaralar anlatılmaz sahiden de. Yükseldikçe ağaçların görkemi ve yeşil rengin hakimiyetinden büyülenmemek için ruhsuz olmak gerek :)





Sümela Manastırı'nın hikayesi de elbette bu manzaralar kadar büyülü. Efsaneye göre Atina'lı Barnabas ile Sophronios adlı iki keşiş aynı rüyayı görmüşler. Rüyalarında, Meryem'in bebek İsa'yı kollarında tuttuğu yer olarak Sümela'yı görmeleri sebebiyle ve de birbirlerinden habersiz olarak yola çıkarak Trabzon'da karşılaştıklarında bu rüyadan söz etmişler birbirlerine. Ardından kilisenin temellerini atmışlar.

Bu şahane yapının günümüze gelmesi öyle kolay olmamış tabi ki. Önemini yitirip çeşitli yağmalara maruz kaldığı, define avcılarınca kazılıp harabeye döndüğü zamanlar bile olmuş. Zira bizler de freskler üzerindeki tahribatları gördüğümüzde oldukça üzüldük. (Allah'ım, insan girdiği her yeri bozmaya meyyal bir canlı mı diye sormadan da edemiyciim burada sevgili blogcanlar.)





Sümela Manastırı'nın 1998'den bu yana Turizm Bakanlığı'nca yürütülen bir çalışma ile zarar gören kısımları temizlenip restore edilmeye devam etmekte oluğundan gezemediğimiz noktalar da oluyor. Gezip gördüğümüz kısımları bizde hayranlık uyandırmaya yetiyor, tahribatlarsa canımızı sıkıyor.

Manastırı gezdiğimiz süre boyunca yağmurun yağmayışı, etrafın son derece ıslak oluşundan anladığımıza göre ise biz gelmeden bolca yağdığını anlamak bizi ayrıca mutlu ediyor. Zira zorlu bir vadide yağmur altında tırmanmak zor olabilirdi. 

Bu bölgede fotoğraf çekme krizim cereyan etmeye başladı. Şöyle ki ne kadar fotoğraf çekersem çekeyim bu güzelliği aktarmam için yeterli delilim olmayacaktı sanki. Hiçbir araç burada teneffüs ettiğimiz havayı anlatamayacaktı.

Tüm bu duygusal karmaşanın ardından yine yorulmuş da olarak artık bu gece konaklanacak olan "Zigana"daki "Yayla Tatil Köyü" içinde yer alan "Zitaş Tesisleri"ne yol almanın vaktiydi. (Ayrıntılı bilgi için tık tık)






Doğayla iç içe geçireceğimiz bir gece bizi bekliyordu. Çam ağaçlarının arasında bungalowlarda konaklayacak, sessizliğin ve huzurun tadının çıkaracaktık.

Zigana Yayla Tatil Köyü, Trabzon-Maçka'ya bağlı Hamsiköy Bekçiler mevkiinde, Trabzon şehir merkezine 55 km mesafede, deniz seviyesinden 1700 metre yükseklikte Zigana Dağı'nın yemyeşil ormanları içerisinde bulunuyor.  Yaz ve kış farketmiyor, her mevsim doğa-severleri bekliyor bu cennet. 




Akşam yemeğimizde yer alan tatlar arasında yine lahana sarması, mantı, kuru fasülye, turşu kavurma gibi yöresel lezzetlerin yanı sıra, benim özellikle tavsiye edeceğim "sütlaç" şahaneydi. Rehberimizin daha yolda verdiği bilgilere göre sütlacın anavatanı Hamsiköy'müş. "Umuyorum bu akşam menülerinde yer vermişlerdir" diye anlatırken, "Biz Mado'da bundan iyilerini yiyoruz" diyenlere de rastlamış olduğunu itiraf ederek tercihi bize bıraktı kendisi :) Damak tadı değişir illa ki ama bence bu sütlaç tartışmasız enfesti.

Yine bu bölgede meşhur olan "yabanmersini" özellikle diyabet hastalığı için şifa kaynağı imiş. Tatil köyünde de yöresel lezzetlerden alışveriş yapabileceğiniz satış noktaları mevcut. Ben her yerde bulamayacağımı düşündüğüm yabanmersini (burada "likapa" ya da "ligarba" denmekte) meyve püresinden aldım. Bunların şeker ilaveli marmelat şeklinde olanları da mevcut ama ben tercihimi şeker ilavesiz olandan yana kullandım.

Akşam yemeğinden sonra kendisi de Trabzonlu olan rehberimiz isteyenlere horon öğretmeye kalkınca çok eğlenceli bir akşam oldu. Horon öyle bikaç saat içinde öğrenilmez tabi ama biz gayret ettik. Ciddi anlamda yorucu olduğunu söylemeliyim. Bir o kadar da keyifli :)

Buranın tadını çıkarmak için konaklama ve sabah kahvaltısı elbette ki çok yetersiz. Sabah buralara veda etmek bana çok zor geldi. Özellikle sıcaktan zerre hazzetmeyen biri olarak, gece kalorifer yanmasına rağmen yorganın altında keyifli bir uyku Temmuz ayında bir daha ne zaman nasip olurdu kim bilir?

Eşimle MUTLAKA buraya tekrar gelmeye karar verdik. Tek tesellimiz buydu :(

Eveeet, ben burada yine bir mola vererek Karadeniz Notlarıma kaldığım yerden devam etmek üzere şimdilik hoşçakalın diyorum.

Sevgiyle kalınız efenim...










10 yorum:

  1. ha haaa karnım acıktı yaaa ne çok yemek var. fotolar da huzurlu yaa. tünel köfte baklava teleferik. vay ya ben de bi ara bi tur yapsam iyi olcak yaa :) ama son foto en güzeli ki :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. sevgili deep çok teşekkür ederim. karadeniz'de huzur var. tavsiye ederim...

      Sil
  2. sevgili zeze,
    biz nisan'da gittik trabzon ve rize'ye. ve dediğini çok iyi anlıyorum:
    ne kadar çok ve farklı açıdan fotoğraf çeksek de, gözümüzün gördüğü güzelliği yansıtmaya yetmiyor...
    fındık sever biri olarak fındıklı baklavayı da çok merak ettim ya!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. di mi asla yansıtmıyor görüntüler o gerçek güzelliği ;)

      fındıklı baklava efsaneydi yaa, sırf onun için bile turu tekrarlayabiliriz :)

      Sil
  3. Merhaba :)
    Resimlere bayıldığımı en başta belirtmek isterim. Bloğunuzu bir duyuru sayesinde keşfettim..
    Ve hemen takibe aldım. Benim bloguma da beklerim. Kocaman sevgilerimle ..
    grilady.blogspot.com

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. teşekkürler gelirim tabii ki ;)

      Sil
  4. fındıklı baklava aklımda kaldı valla :)

    bi de baksana, istanbul karadenizlilerin elinde ya zaten. mütahitler lokantalar vb. herkes karadenizli. rizeliler özellikle :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. o zaman bu lezzeti istanbul'da bulursun belki hı?

      gerçi herşeyi vatanında yemek gerek ya nesseee ;)

      Sil
  5. karadeniz gerçekten bir harika… yazıyı okuyunca ciğerlerimde tertemiz karadeniz havasını hissettim :) http://enderhisarli.blogspot.com

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...