17 Eylül 2018 Pazartesi

Her Gün Biraz Daha Yakın

Sırada bekleyen onca kitaba rağmen, önceden okuduklarınızı bir daha bir daha okuyasınız geliyor mu zaman zaman? Bana çok oluyor böyle. Mesela Irvin Yalom okumak istedim şu sıra.

Benim, Yalom'la tanışmam 2004 yılına dayanır. Nietzsche Ağladığında ile başlayan serüvenim şu sıra ile devam etti.
  • Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri
  • Her Gün Biraz Daha Yakın
  • Divan
  • Annem ve Hayatın Anlamı
  • Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek
  • Bugünü Yaşama Arzusu
  • Günübirlik Hayatlar
Kitaplığımda iki kitabı mevcut. Divan ve Her Gün Biraz Daha Yakın. Hangisini tekrar okusam diye düşündüm epey. Her Gün Biraz Daha Yakın daha ağır bastı. 



Diğer kitaplarına kıyasla beni zorlayan bir kitap olarak anımsıyorum. Yaklaşık 13- 14 yıl geçmiş üzerinden. Şimdiki izlenimim ne olacak merak ediyorum. 





Diğerlerine bakacak olursam, hepsini çok severek okumuştum ancak  Nietzsche Ağladığında'nın yerini yadsıyamam. 

Her birimize dair insani kaygıları işlediği Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri ise Yalom'la tanışmak için iyi bir başlangıç kitabı bana göre. 








Ölüm korkusunu işlediği ve kendi ölümlülüğümüzle yüzleştiğimizde hayatın güzelliklerini daha iyi anlamlandırışımızı anlattığı Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek ise ismi gibi karamsar değildir asla. 

En son okuduğum kitabı olan Günübirlik Hayatlar da, yine anlamlı bir yaşam ile yer yer ölüm temasını işlediği ve görece daha sade ve anlaşılır bulduğum kitabıdır. İyi bir başlangıç kitabı olabilir bu da. 

Son olarak, şu an okuduğum Her Gün Biraz Daha Yakın için şunu paylaşmak istiyorum.
Arka Kapak Yazısı (Tanıtım Bülteninden)
 Ginny Elkin psikiyatri dünyasının “şizoit” olarak tanımlayacağı, sorunları olan genç ve yetenekli bir yazardır. Farklı terapi türlerini deneyip ilerleme kaydedemeyen Ginny sonunda Dr. Irvin Yalom’la bire bir terapi seanslarına başlar. Terapinin bir parçası olarak da her bir seansın ardından ikisi de ayrı ayrı raporlar hazırlayıp, üzerinden altı ay geçmeden bu raporları okumayacakları konusunda anlaşırlar. Her Gün Biraz Daha Yakın, Ginny Elkin ve Irvin Yalom’un seanslar üzerine hazırladıkları bu raporlardan, terapötik ilişkileriyle ilgili kaydettikleri duygu ve düşüncelerden oluşmaktadır.

Bakalım daha önceki kadar zorlayacak mı beni?

Bir de, sizlerin en sevdiği Yalom kitabı hangisi? 

Ve bir sorum da şu: Okuduklarınız içinde  bir zaman sonra ilk kez okurmuş gibi heyecanla ve merakla okuduklarınız oldu mu benim gibi? Hangi kitaplardı bunlar? 

Sevgiyle ve kitapla kalınız :)






3 Mart 2018 Cumartesi

Büyüleyici Bağırsak

Son yıllarda hangi taşı kaldırsak karşımıza “sağlıklı beslenme” konusu çıkıyor. Evet artık her birimiz şekerin bir zehir olduğunu öğrendik. Belki yumurtadan ve kırmızı etten de eskisi kadar korkmuyoruz (Canan Karatay hocamız var olsun) ama yumurtamızı yumurtlayan tavuk serbest gezen mi, stresli mi, antibiyotikli mi diye alıyor bir merak. E ama “her canlının yumurtası ve sütü kendi yavrusu içindir” argümanıyla hem ufkumuzu açan hem vicdan azabı olan veganlar var bir de (ki; aslında çoğu savunmalarını çok mantıklı bulup bir türlü uygulamaya geçiremediğim bir hareketin savunucularıdır). Üç ana- üç ara öğüncülere inat iki öğüncüler var, onu ne yapacağız? Kafalarımız iyice karışmışken pudinglerimize chia tohumu, salatalarımıza da bir tutam keten tohumu ile devam ediyoruz. Avokada, kinoa, yulaf, Hindistan cevizi yağı tarih boyunca görmediği ilgiyi görüyor. Yoğurdumuzu mayalıyoruz, e kefirin başı kel mi? Hatta daha da marifetlilerimiz sirkesini de yapıyor artık evde, malum markette satılanlarda koruyucu var. Fermantasyon da çok mühim tabi. Turşumuzu kuruyoruz, özellikle lahana turşusu olmalı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de bakteriler çıkıyor başımıza. Prebiyotik, probiyotik, psikopiyotik, antibiyotik... Hooop bakteri demişken konu illa ki bağırsağa temas ediyor.












     

Öğreniyoruz ki bağırsaklarımız ikinci beynimiz. "O da ne demek acaba" diye merak edenlerin, kısa bir araştırma ile kitaplıkları süsleyen ilgili eserler dikkatlerinden kaçmamıştır illa ki. Konu benim de ilgimi cezbedince yukarıdaki kitaplar çıktı karşıma. Büyüleyici Bağırsak'da karar kılıp kitabı edindim. Büyük bir merakla başladım, bitirdim. Taze taze de yazmak istedim.

1990 doğumlu olan yazar, bacağında açılan bir yaranın nedenini doktorların bulamayışı ile, hastalıktan bir hafta önce kullandığı antibiyotikle bağlantılı olduğunu tespit edip tıp okumaya karar veriyor. Beyin ve bağırsak arasındaki bağlantıdan etkilenmesi sebebiyle bu konuya ayrı bir önem veriyor. Araştırmalarını detaylı olarak bizlerle de paylaşıyor.

Kitap beni ortaokul ve lisedeki biyoloji derslerime götürdü. İlk bölüm yemek borusundan bağırsağa kadar organlarımızın yapısını, ikinci bölüm sindirim hadisesini ve bağırsak-beyin ilişkisini anlatıyor. Yapılan bir çok deney ve araştırmalarla desteklenen örnekler mevcut. Stres ve depresyon arasındaki bağlantı da var tahmin ettiğiniz üzere. Son bölüm ise bakterilerin dünyasına ayrılmış. Yazar eğlenceli ve kolay anlaşılır bir dil kullandığından kitapta bolca bulunan tıbbi terimler çok yadırganmıyor. Ablasının eğlenceli illüstrasyonları da hoş bir tat katmış. Sürükleyici bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak ben, beyin ile olan bağlantısına daha geniş yer verdiği beklentisine girmişim. O sebeple eleyip de almadığım yukarıda adı geçen diğer kitaplarda da gözüm var açıkçası:)


Kitaptan şaşırtıcı bir kesit ile yazıma son vermek isterim yüksek müsaadenizle:
"Bir ülkedeki hijyen standartları ne kadar yüksek olursa, alerjiler ve bağışıklık sistemiyle bağlantılı hastalıklar da o kadar yoğun olur... 30 yıl öncesinde her on insandan birinin bir şeye karşı alerjik olduğu gözlenmiştr. Bugun ise her üç insandan biri alerjiktir. (...)”
Daha fazlası için kitabı okumanızı öneririm.

Sevgiler... 

24 Şubat 2018 Cumartesi

Mucize Sensin

Kendisini instagramdan takip ettiğim özellikle yeni ay ritüelleri ile ilgimi çekmiş olan sevgili Gülay Şahin 'in kitabını henüz bitirdim. Malumunuz, bloğuma dönüş yaptım ya kitap üzerine sıcağı sıcağına yazayım istedim.

Öncelikle bu tarz dönüşüm kitaplarına olan yaklaşımınızın kitabı sevip sevmeyeceğiniz noktasında belirleyici olduğu kanısındayım. Çünkü pek çoklarınız gibi benim de bu konuya yaklaşımım şaibeli idi esasen :) Yanılmıyorsam 10-12 yıl kadar önce okuduğum The Secret/Sır adlı kitap ile ufak ufak ilgim uyandı. O kitabı o zamanlar çalıştığım bankadaki yetkilim hediye etmişti. Yoksa ben özellikle para verip almazdım o zamanki kafamla:) Şimdi konumuz Sır değil evet ben de biliyorum ama bağlayacağım, bekleyiniz. Okuyanlarınızın da bildiği gibi ağırlıklı olarak “çekim yasası” nı anlatan Sır kitabındaki şu cümleyi dün gibi hatırlarım: “Siz inanmasanız da çekim yasası çalışıyor!” İşte bu cümle beynime dınk diye inmişti o an. “O zaman denemekten ne kaybedeceksin ki?” diye sordum kendime. Ve o gün bugündür ara ara bu tarz kitaplara yönelmiş buluyorum kendimi. İyi de geliyor, evet. He hala anlattıkları o dönüşüm gerçekleşti mi bilmiyorum ama gerçekleşmediğini de bilmiyorum.

“Mucize Sensin”e gelecek olursam, ilk olarak bakış açımı değiştirmek noktasında etkili olduğunu söylemeliyim.Zaten artık biliyoruz ki her şey bizim bakış açımızla anlamlı/anlamsız, kötü/iyi, olumlu/olumsuz... Dediğim gibi ara ara bu tarz okumalar bana iyi geliyor. Ama neden hatırlama ihtiyacına düşüyorum. Demek ki bir yerlerde hala bir eksiğim var. Ya da yaşadığım zorluklara tahammül düzeyim bazen eksilere inebiliyor. Mucize Sensin'i de böyle bir zamanda aldım. Motivasyonsuzluk ve isteksizlik halim başlamış ve nereye gideceğini kestiremediğim bir haldeyken. O sınır çok hassastır biliyorum. Anında müdahele ister. Yoksa alır başını gider, bir bakmışız diplerdeyiz. 


Kitabın bir ayrıntısı da, bu alanda yayınlanan kitapların hepsinde olmayan, nefes çalışmalarına yer vermiş olması. Henüz uygulamaya vakit ayıramadıklarım olsa da denediklerim oldu elbette. Nefes çalışmalarıyla bir süredir hayatımda olan "yoga" sayesinde tanıştım. Günlük pratiğimde daha fazla yer vermeye de kararlıyım. 

Son olarak kitapla paralel olan bendeki atılımları, ilerde de hatırlamak adına, şuraya bırakmak istiyorum:
  • Yukarıda da yazdığım üzere bakış açım daha olumlu bir hal aldı. Buna gayret ediyordum zaten ama unuttuğum bir sırada yeniden hatırlamam gerekiyordu sanırım.
  • İki yıldır yazmaya üşendiğim bloğuma tekrar yazmaya başladım.
  • Ekim ayından sonra ara vermiş olduğum yogaya tekrar başlıyorum. 

Belki bir süre sonra farkedeceğim başka minik ayrıntı da olacaktır. Hatta eminim, olacak.

"Mucize Sensin" iyi geldi bana... Okuyan/okuyacak herkese de iyi gelsin.

19 Şubat 2018 Pazartesi

İki Film

Selam...
Yine uzun bir ara vermişim yazmaya. Vermişsem vermişim canım o kısmı sorgulamak istemiyorum. 
Şimdi buradayım. Önemli olan da bu. Son zamanların en önemsenen  mevzusu da bu değil mi zaten? "Anda kalmak" hadisesi.

"İşte geldim burdayım" gingle'ının ardından konuyu hiç uzatmadan amaca doğru yol alayım. Benim yazmaktan en keyif aldığım konular kitaplar ve de filmlerdi. Hala öyle olur büyük ihtimalle. Öyleyse hemen iki film yorumu bırakıp kaçacağım. Sonrasında da kitaplar gelecek, bu defa kararlıyım. Eminim benim naçizane yorumlarım olmasa da gezegen dönmeye devam edecektir :) ama ben hep söylediğim üzere en başta kendim için yazıyorum. Hatta son yıllarda kendime en yakın hissedip en aktif olduğum sosyal medya platformu olan instagram hesabımı bile bu yüzden kullanıyorum. Kendimi kayıt altına alıyorum sanki ve nedendir seviyorum bu durumu. En azından şimdilik...

Gelelim filmlere...

İlki, Cumartesi günü izlediğim Cebimdeki Yabancı


Ferzan Özpetek filmlerinde görmeye alıştığımız ve de çok sevdiğimiz Serra Yılmaz 'ın ilk yönetmenlik girişimi olan film bir uyarlama imiş. Zaten Ferzan Özpetek'ten alışık olduğumuz Avrupai atmosfer, filmin uyarlama oluşunu da hesaba katarsak, ilk beş-on dakikada kendini ziyadesiyle hissettiriyor. Bundan rahatsız mıyız? Yoo :)

Çünkü oyunculuklar öylesine doğal ve rol seçimleri o kadar cuk olmuş ki hiç bir şey göze batmıyor. Tek tek her bir oyucuyu çok beğendim. Hatta oyunculuğunu pek de beğenmediğim ve burun kıvırdığım Belçim Bilgin'i bile ilk kez çok severek izledim. (Hayranları bana kızmasın :)) Şebnem Bozoklu'yu zaten çok beğenirdim, Bir de güzelliğinin arkasında kalmayan oyunculuğu ile  dikkat çeken Leyla Lydia Tuğutlu'yu da es geçmemek gerek. Duyguyu çok iyi vermiş. Ve son olarak Çağlar Çorumlu her rolün altından kalkabileceğini bir kez daha ispatlamış.

Oyunculukların iyi olmasından başka filmin konusu da benim çok ilgimi çekti sahiden. Her birimizin neredeyse bir organı haline geldiğini düşündüğüm cep telefonlarımız ve içindeki gizli hazine. Birbirlerini çok iyi tanıdıklarını düşünen eski dostlar, sıkı dostlar hatta. Öyleyse sadece bir akşam için, gelen tüm mesaj ve aramaları birbirlerinden gizlemeyecekler. Çünkü kimsenin gizlisi saklısı yok. neticede... Başta her şey bir oyun gibi görünse de, tahmin edildiği üzere akşam pek de keyifli devam etmeyecektir...

Özellikle bol diyalog içeren filmlerden hoşlananlar, izleyiniz... Bir de filme çok aç girmeyiniz, nefis bir sofra var. İnanın hala gözümün önünde o sofra :)

Bir de bu ayın başında izlediğim ve gerçekten de hayal kırıklığı olan Arif v 216 'dan da söz etmek istiyorum.


Filme gitmeden duyduğum pek çok kötü yoruma kulaklarımı tıkayarak, Cem Yılmaz sevgime yenik düştüm diyebilirim. Şimdi izleyeli iki haftadan da fazla bir zaman olunca uzun uzun yazacak kadar hislerim yoğun değil ama bir iki nokta üzerinde duracağım. Neredeyse tüm filmlerini izlemiş bir seveni olarak Cem Yılmaz'ın en çok hayal gücüne hayran kaldığımı söylerim. Ve kendini tekrarlamamasına. Gora serisini saymazsak, her filmde bambaşka bir Cem Yılmaz izliyor olmak ve hayal gücünün sınırsızlığı beni çok etkilemiştir. Arif v 216 'da da yine 1960'lar ile 1990'ların sevilen isimlerini senaryoda görmek güzeldi. Ancak ne yazık ki senaryoda başka güzel bulduğum ayrıntı yok gibi. Eski şarkıları çok çok severim. Bu sebepten filmin şarkılı anlarında çok eğlendim. Hele ki Ajda Pekkan'ı canlandıran Ferah Zeynep Abdullah' a doyamadım. Bunun dışında filmde yer alan yeni yan karakterleri çok itici bulmamdan tutun da konunun sadece bir robotun aşık olması üzerinden sürdürülmeye çalışılması ve ve ve en sıkıcı taraf da ikinci yarının bitmek bilmemesi gerçekten çekilmezdi... Bir de nedendir sinemayı hamam kadar ısıtırlar! İnanın fenalık geçirdik. Burada yeri gelmişken demeliyim ki; filmde de oyunda da gereksiz uzatmalara zerre tahammülüm yok sayın seyirciler. Bu sebepten çok sevsem de Hint filmlerini izlemeden hep bir korkarım mesela. Çünkü şimdiye kadar uzun olmayan bir Hint sinemasına denk gelmedim. Yani demem o ki "süre" önemle üzerinde durulması gereken bir olay. Gereğinden fazla sündürülen senaryo seyirciye eziyet olmaktan öteye geçmiyor. Tadında bırakınız sayın senarist/yönetmen/yapımcı. 

Böyleyken böyle sevgili günlük. Aslında geçtiğimiz ay içinde izlediğim filmlere de kısa kısa değinmek isterdim fakat bir çoğu vizyondan kalktı bile, o yüzden sadece kendim için şu notları alacağım müsaadenizle.

Aile Arasında: Muhteşem, hatta hala vizyonda iken bi daha izleyesim var o derece sevdim:) Hayatımda bu kadar güldüğüm başka bir film hatırlamıyorum. Kaliteli mizah anlayışı!

Loving Vincent: Çok iyi. Duygulandım izlerken. Kafa karışıklığı ile çıktım.

Daha: Etkileyici! Uzun süre etkisinden çıkamadım.

Filmlerle kalalım, şimdilik kaçtım :)





10 Şubat 2016 Çarşamba

Geç Kalan Post

Bloğuma sadakat konusunda başarısız olduğum doğrudur :( 

Ama ara ara yazma hamlelerinden kendimi alamadığım da doğrudur.

O zaman kasmadan, sadakat yeminleri etmeden ve -daha önce de söylediğim üzere-ileride dönüp hatırlamak niyetiyle, yani en başta kendim için canım her istediğinde yazmak için burdayım.

Neleri atlamışım? Mesela 2015'i hangi kitaplarla kapattım? Kaldığım yerden devam edersem:

Bir Terapistin Arka Bahçesi - Alper Hasanoğlu


Bir psikoterapist olan yazarın kişisel ve mesleki deneyimlerini paylaştığı kitap; film ve kitap seçimini her zaman dikkate aldığım sevgili ezgiciğin kütüphanesinden ödünç alınmış ve de çok çok beğenilmiştir.

Kitapları cümlelerin altlarını çizerek okuyan biri olarak bu kitap için diyebilirim ki, altı çizili kalmayan cümle sayısı çizdiklerimden daha az olmuştur. Genel olarak yazar hayatın anlamı, birliktelikler, ikili ilişkiler, ötekini anlama konularını ele almışsa da bana göre kitap bir kişisel yüzleşme/kendini tanıma el kitabıdır.

Sırça Fanus - Sylvia Plath



"Okunacaklar Listem"de yıllardır okunmayı bekleyen bu eser nihayet kenarına tik atılmaya nail oldu. 

Arka kapaktan aktarıyorum:

"20. YY. edebiyatının edebiyatının efsane yazarlarından S. Plath'in tek romanı. Büyük ölçüde özyaşamöyküsel bir yapıt. Şiirleri ve öykülerinde de ölüm ve kendini yok etme temalarını işlemiş olan Plath, bu romanın yayınlanmasından bir ay sonra, 31 yaşında, yaşamına kendisi son vermiştir."

Benim esere ilişkin notum da şudur: müthiş bir dil, sürükleyici bir kurgu... Okuyunuz, okutunuz...


  • İnsan Olmak - Engin Geçtan




Yaklaşık on yıl önce mezuniyet sonrası katıldığım sertifika programlarından birinde bir eğitimcinin önerisidir işbu eser. Cv imi dolu göstermekten başka hayatıma çok da bir katkısı olmayan o kursun bu eseri duymama vesile olduğu doğrudur. 

Kitabı geçen yılki İstanbul Sahaf Festivali' nden ikinci el olarak edinmiş ve nihayet eseri hafızama yazışımdan yaklaşık on yıl sonra da okuma zaferine ulaşmıştım. 

Gerçekten hiç tereddütsüz diyebilirim ki, bu kitabı okumak kendinize yapacağınız en büyük iyilik olacaktır. 
Çok kalın olmayan hatta ince bile diyebileceğimiz eser sayfa sayısının kat kat fazlası derinliktedir. 
Bir defa okumak da yetmeyecek tekrar tekrar göz atma ihtiyacı duyulacaktır. Kütüphanemizde yer alması çok iyi olacaktır yani :) 

Gerçek Özgürlük - Doğan Cüceloğlu


  • Daha önce de severek okuduğum eserleri olmuştu. Son kitabınınsa ismi çok çekmişti beni ve "alınacaklar listem" deki yerini almışken, evren bu büyük isteğimi duymuş olmalı ki kitap hediye olarak gelmişti. Okumakta olduğum kitap (İnsan Olmak) biter bitmez sıra ondaydı elbette. Doğan Cüceloğlu'nun alışkın olduğumuz kolay ve sürükleyen üslubu hem öğretiyor, hem eğitiyor, hem de sorgulatıyordu. Yazın plajda güneşlenirken dahi okunacak kadar akıcı (ki benim de yaz tatilimde valizimde geldi) ama bir o kadar da dolu dolu. Kitabın tanıtımında yazanlarla bitirecek olursam:

  • Üniversite öğrencisi Timur ile profesörlükten emekli Yakup Bey tanışırlar. Yakup Bey, Timur'un gözlerinde duygu, düşünce ve davranışlarıyla yaşamı özgürce kucaklayamayan, özüne ulaşamamış bir gencin iç yalnızlığını ve burukluğunu görür. Aylar sürecek bu sohbet Timur için kültür robotluğundan "şahsiyet" olmaya götüren bir özgürlük yolculuğuna dönüşür.

    Günübirlik Hayatlar - Irvin D.Yalom
  • Bir son çıkan daha dikkatimi çekmiş ve yine yine sevgili ezgi imdadıma yetişmiş benden önce kitabı edinmiş sonrasında da benimle paylaşmıştı. Okuduğum her eserinde bir kez daha hayran kaldığım yazar, ünlü psikiyatr Irvin D. Yalom, son eserinde gerçek psikoterapi seanslarından derlediği öykülerinde "anlamlı bir yaşam" ve özellikle "ölüm" konusunu yazıyor. Beni yine çok etkiledi, keyif alarak okudum. 
  • Schopenhauer Tedavisi Bugünü Yaşama Arzusu - Irvin D. Yalom 

  • Yalom'un doyumsuz tadı damağıma bulaşmışken yine bir öneri ile geliyor canım ezgim "Aaa Yalom'u seviyorsan bunu nasıl okumazsın şimdiye kadar?" diyerek uzatıyor "Bugünü Yaşama Arzusu" nu. Haklı da çıkıyor. Kalın oluşu sebebiyle biraz uzun sürüyor bitirmem ama ben halimden gayet memnun sonsuza kadar bitmese okurum diyecek kadar hevesle okuyorum bu eserini. Beni en çok etkileyen eseri diyebilirim. Dünyanın ilk gerçek grup terapisi romanı olan kitapta yine "ölüm" kavramı ön planda. Bundan başka ilişkiler, arayışlar, beklentiler, korkular... Ama romanı daha da özgün kılan, Schopenhauer'in hayatının/fikirlerinin/felsefesinin romana ustalıkla serpiştirilmiş olması. En az psikolojik eserler kadar felsefik türler de büyük keyif verir bana. Bu durumda romandan aldığım keyif duble oldu sevgili kitapsever dostlar. En son bitirdiğim olması sebebiyle hafızamda en taze oluşundan mı bilmiyorum  ama diyebilirim ki bu roman bir şaheser.
  •  2015'i bu okuma halleri ile kapattığımı bildirir, 2016'da çok çok daha fazlasını okuma hayalleri kurduğumu söyleyerek burada yazıma son veririm.
  • Sevgiler...










         

23 Ekim 2015 Cuma

Ve Sinema Mevsimi Açılır

İzmir yağışlı bir haftaya teslim olmuştu. Gereğinden fazla uzun süren yaz mevsimi şehri terketme hazırlıklarındaydı. Burada yaza veda etmekte zorlananlarınızın affına sığınarak, düşen her bir derecenin beni nice mes'ud ettiğini paylaşarak sizlerden bir kuble hoşgörü istiyciim. Çokça fazla bir kitlenin mevsim döngüsünün "yaz"da takılı kalmasını arzuladığını bilmekle beraber bilenler bilir ki benim için yazın yaşam neredeyse çekilmezdir. Yani dostlar mevsim benim mevsimimdir, sizler adına üzgünüm :)

Ve biliriz ki yaz sezonu sinema için de ölü geçer. Vizyonda dikkate değer şeyler bulmak zorlaşır. Ama Ekim öyle midir ya? Bir bakarız İsveç Film Günleri, FilmFika,  ilk kez İzmir'de gerçekleşir mesela. 

İsveç'e olan sempatim sebebiyle bu film günleri optimum seviyede değerlendirilmelidir ve bu güzel yağmurlu havada daha iyi bir seçeneğim olmamalıdır.

Veee hemencecik, taze taze, bünyemde kalan etkileri devam ederken edinilen izlenimler sizlere  ve en çok da aslında -ileride dönüp bakmak üzere- kendime aktarılır sevgili sinemasever blogcanlar :) Ahanda bakın başlıyorum :)

Ego

Ego (2013) Poster

Baş roldeki oğlumuz Sebastian Silverberg hayli yakışıklıdır, bu yetmezmiş gibi yeteneklidir de. Daha da kötüsü bunun bir de farkındadır. Dolayısıyla kendisine sunulan nimetleri elinin tersi ile itecek hali yoktur. Hayat onun için partiler, güzel kadınlar, tek gecelik ilişkiler ve ardından işbu kadınları sepetlemek demektir. Birgün başına hiç beklenmeyen bir kaza gelir ve görme yetisini yitirir. Bu süreç elbette ki tahmininden daha zordur ya da hayata olan bakışını sorgulaması, kendini tanıması için sunulan süresiz bir şanstır. Kim bilir?

Konusunu okuduğumda beni heyecanlandırsa ve filmi izlerken sürükleyici bulsam da bu kadar derin bir konunun daha iyi işlenilebilirliği noktasında durmak gerekiyor. Biraz zayıf bir kurgu denebilir sanırım. Oyunculukları iyi bulduğumu belirterek hafif bir tatlı niyetine izlenecek kıvamda olduğunu da eklerim efenim :)

Hundraaringen (The 100-Year-Old Man Who Climbed Out The Window and Dissapeared)


Hundraåringen som klev ut genom fönstret och försvann (2013) Poster



Allan Karlsson bir huzurevine kendini sıkışmış bulduğundan olsa gerek, tam da 100. doğum gününde huzurevinin penceresinden dışarı atlar ve beklenmedik yolculuğu başlar. Başına geleceklerden habersizdir diyeceğim ama ilerleyen dakikalarda anlarız ki Allan'ın 100 yılı oldukça heyecanlı geçmiştir. Belki de kendini bi anda içinde bulduğu bir dizi cinayet ve koca bir bavul dolusu para onun için neredeyse sıradandır. 

Bu etkileyici senaryo İsveç'te çokça satmış bir romanın uyarlaması imiş. Karakterden yana son derece kalabalık olan filmimiz de hiç biri fazla gelmiyor. Ara ara kahkahalara boğulmamız oyunculukların doğallığından. Uzun olan süresine rağmen son ana kadar izleyiciyi ayakta ve merakta bırakan filmin gerçekten uzun süredir izlediğim en keyifli film olduğunu söylemeliyim. Daha fazla ilgisini çekenlere de şu linki verebilirim: 


Sevgiler...






3 Ekim 2015 Cumartesi

Yazmaya Dönmek

En son yaklaşık 6 ay önce yazdığım bloğumun affına sığınarak bugün yeniden sahalara dönme hevesiyle parmaklarımı klavyenin tuşlarına dokunurken buluyorum.

Yazmak güzeldi, Zeze'ye iyi geldiği zamanlar olmuştu geçmişte. Şimdilerde niye yazmadığını o da bilmiyordu aslında. "Küçük Üşengeç" derdi ya evdeki öfkeli adam ona, haklıydı galiba. 

Bir de sevgili ezgi cik vardı, yıllar önce de bu bloğun açılmasına vesile olan şahsiyet, "yazsana yaa, kendin için yaz" diyip gaza getirmeleri vardı arada bir. O hala aynı içtenlikle aynı samimiyetle tıkır tıkır döküyordu içini kendi blog alemine.

Not almadan yaşayamayanlar vardır, onlar iyi anlarlar şimdi diyeceklerimi. Okuduklarını/okumak istediklerini, izlediklerini/izlemek istediklerini, gezdiklerini/gezmeyi hayal ettiklerini yazmadan edemeyenler, "yapılacaklar listesi" hiç bitmek bilmeyenler... Listesiz olamayanlar :) Ahanda ben tam da buyum işte. Bu çağda hala ajanda hastalığı olan, çantasında illa ki minik bir not defteri taşıyan bi tip. Burada da bunları paylaşmak keyif veriyor. Bir nevi "kendime notlar" aslında ;)

Çok uzattım artık ayrı kaldığım bunca zaman okuduklarımdan aklımda kalanlarla başliim diyorum. 





Sıcağı sıcağına yazmayınca insan unutuyor ayrıntıları, zaten en çok da bundan güzel oluyor burada yazmak. Günler sonra da okuyunca hatırlamak ayrıntılarıyla... "Murathan Mungan" ın en sevdiğim yazarlardan olduğunu söylemiş miydim hatırlamıyorum. 3 adet hikayeden oluşan "Lal Masallar" da klasik olacak ama sahiden masal tadında. Dilinin duruluğu, kendine has üslubu ile hikayelerin içinde kaybolduğunuz hissi bırakıyor damakta. 


Damakta kalan masalsı lezzet bana yetmiyor, tatlı niyetine "Kadından Kentler"e başlıyorum hemen ardından. Bu kez 16 ayrı kentte geçen birbirinden bağımsız 16 hikayede kadınlık hallerini okuyoruz. Okuyucunun sonunu merakla beklediği soluksuz hayatlar. "Yine Murathan Mungan..." dedirtecek kadar yazara has...

Böyleyken böylee kitapsever dostlar. Burada bu posta son verir, bu defa arayı fazla uzatmamayı temenni eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim :)

Sevgiler...

26 Mart 2015 Perşembe

BEN KİMİM???


Bazı şarkılar, özellikle bazı zamanlarda sanki siz yazmışsınız hissi yaratır mı? 


AZ MIYIM ÇOK MUYUM

VAR MIYIM YOK MUYUM

BEN NEYİM

MASAL MIYIM GERÇEK MİYİM

KAÇ MIYIM GÖÇ MÜYÜM
HİÇ MİYİM SUÇ MUYUM
BEN KİMİM

İBRET MİYİM CİNNET MİYİM

HİÇLİKLER İÇİNDE KANAYAN YÜREK
YOKLUKLAR İÇİNDE SAVAŞAN BEDEN
BOŞLUKLAR İÇİNDE KARIŞAN ZİHİN
GÜÇLÜKLER İÇİNDE DEĞİL MİYİM

YOKSA… YOKSA…

HER İHANETE AKIL ERDİREN
HER CEHALETE KILIF UYDURAN
HER ESARETE FİYAT BİÇTİREN 
SEN DEĞİL DE BEN MİYİM?

GEÇİMSİZİM BU GÜNLERDE
KİMSESİZİM BU YERLERDE
DEĞERSİZİM BU ELLERDE
ÇARESİZİM DOĞDUĞUM YERDE 

GÖLGESİZİM HER GÜN HER YERDE

SES MİYİM SUS MUYUM
SİS MİYİM PUS MUYUM
BEN NEYİM

DEHA MIYIM HEBA MIYIM

AK MIYIM PAK MIYIM
AL MIYIM SAT MIYIM
BEN KİMİM

YARAR MIYIM ZİYAN MIYIM

YALANLAR İÇİNDE DOĞRUYU BULAN
CAYANLAR İÇİNDE SÖZÜNDE DURAN
SATANLAR İÇİNDE AYAK DİREYEN
YANANLAR İÇİNDE DEĞİL MİYİM

HER ADALETE DUVAR ÖRDÜREN
HER CESARETE KİLİT VURDURAN
HER ASALETE BOYUN EĞDİREN
SEN DEĞİL DE BEN MİYİM

GEÇİMSİZİM BU GÜNLERDE
KİMSESİZİM BU YERLERDE
DEĞERSİZİM BU ELLERDE
ÇARESİZİM DOĞDUĞUM YERDE
GÖLGESİZİM HER GÜN HER YERDE




Söz & Müzik : Candan ERÇETİN 
Yorum : Candan ERÇETİN 

23 Mart 2015 Pazartesi

Kocan Kadar Konuş

Bir Pazar günü hava güzelse, mevsimlerden baharsa İzmirli deniz kenarında uzun yürüyüşler yapar, yaz ise denize gider. Biz de öyle yaptık. 

Güneşi batırdıktan sonra sinemaya gitmek de fena fikir değildir. Zira Türkiye'nin bu üçüncü büyükşehrinde, bir büyükşehre yakışmayacak kadar sınırlıdır yapılabilecekler. 




Vizyonda seçenek hayli fazla da olsa ben bu aralar rahatlama kafasında olduğumdan tercihimiz komedi türündeki "Kocan Kadar Konuş" oluyor ve tabi illa ki önyargılarımız bizden önce giriyor salona. (Küfür/argoya yaslanan Türk mizahını sevemedim de bi türlü.) Salon sahiden ful çekiyor. Beklenti büyük anlaşılan dedirtiyor. Ya da halkım komedi seviyor. Belki günlük hayatın keşmekeşinde asık surat dolaşan milletime iki saatlik kahkaha terapi oluyor. Kafamda bu sorular, Ezgi Mola beyazperdeden sesleniyor "Meraba Ben Efsun"...

Uyarlama olan filmin kitabını raflarda gördüğümde ilgimi çekmişti sahiden. Ancak almadım ve de okumadım. Kısmet filmle tanımak oldu kitaptaki "Efsun"u. Zaten beğendiğim bir oyuncu olan Ezgi Mola da -nasıl tatlı bir kadın- inanılmaz doğal ve iyi oynamış. Senaryoda ağırlığın Ezgi Mola'da olduğu şüphe götürmez ancak diğer oyuncuları da çok sevdim ben. Ebru Cündübeyoğlu'nun ilerleyen yıllara meydan okuyan güzelliğine hayran kaldım bi de :)

Çoğumuz bilse de konusundan da bahsetmek istiyorum ben. "Evde kalma" deyiminin yalnızca kadınlara atfedildiği bir ülkede belli bir yaştan sonra hem kişinin kendisinin hem de ailesinin kapıldığı korkulu bir rüyadır o. Tabi ki halinden memnun, evlenerek kimlik kazanma derdinde olmayan, ilişkilerini akışına bırakabilen kızlarımız da yok değildir elbette. İşte Efsun ailesinin ve yakınlarının çemberine girmeden önce tam da böyle kendi halinde yaşayıp gitmektedir. Ve halinden de memnundur. Senaryoyu sırf bunu vurguladığı için bile başarılı bulmak gerekir kanımca. Çünkü eğitimli/cahil, güzel/çirkin, zengin/fakir, zeki/akılsız, işkadını/evkadını, becerikli/beceriksiz farketmez; bizim ülkemizde belli yaştan sonra cinsiyeti kadın olan çok büyük bir çoğunluğun ve ondan başka -hatta kimi zaman daha da yoğun şekilde- ailesinin ve hatta konu komşusunun bile ciddi bir derdi haline gelen "hayırlı kısmet bulma" hadisesi ince bir mizahla işlenebilmiş. Filmi izlerken aynı toplumsal baskıyı aynı yaşa gelen erkek ve yakınları  da yaşıyor mu diye düşünmeden edemedim. Sanırım o cephede aile ile yakınlar şahsın kendine kıyasla biraz daha fazla yaşıyor ama neticede asla kız tarafı kadar kabus olmuyor bu durum ne dersiniz?

Sonuç; çok beğendim ben. Eğlenceli ve dolu bir iş. 

Tebrikler!


23 Şubat 2015 Pazartesi

Biraz Sanat İyi Gelir Miydi?

Geçtiğimiz haftayı ülkece moral bozukluğu ile kapattık. Pek çoğumuz sesimizi duyurmak istedik elimizdeki kanallar aracılığıyla. Sokaklara çıkıp haykırdık falan... Yazık ki elden çok şey gelmiyor, gidenleri geri getirmiyor. Üzülsek de yıpransak da nafile. Böyle zamanlarda söylenen bi laf var ya hani "Hayat devam ediyor". Ne gıcık di mi? Öööyle kaldığı yerden, sanki hiiiiiç bir şey olmamış gibi...

Ben de istedim ki bunca çirkin olayların olduğu bu karanlıklar ülkesinde güzel birkaç şey bulayım. Belki umut dolar içime dedim, güzel şeyler düşünür daha da ileri gider hayal bile kurarım dedim. Daha doğrusu öyle istedim.

Bu yüzden de bana iyi gelecek bir dostla kahve içmekti niyetim. Ama onun bize daha da iyi geleceğini düşündüğü bir önerisi vardı. 8 Şubat'ta "Türkiye'nin en büyük sanat galerisi" ünvanı ile açılmış olan Folkart Galeri'de sergilenen "Ellerin Büyüsü" adlı sergi... Hiç havamda olmasam da bu harika teklifi geri çeviremedim doğrusu. 

Türkiye'de ilk defa sergilenen olan "Ellerin Büyüsü" adlı koleksiyonda Pablo Picasso, Auguste Rodin, Salvador Dali, Eugène Delacroix, Le Corbusier, Man Ray, Joseph Beuys, Georg Baselitz gibi dünya sanatına yön veren efsane sanatçılar ile Türk sanat tarihine önemli katkıları olan başta Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve İbrahim Balaban olmak üzere birçok ünlü Türk sanatçının eserleri de yer alıyor.

Sergideki favori tablom: Oleg Dergatchov


Serginin isminin ne anlama geldiğini merak edince şu bilgilere ulaştım. Sizlerle de paylaşmak isterim. 
"(...) Ellerin Büyüsü adlı koleksiyonun sahibi Prof.Dr. Hans Zilch, aslen Almanya Goslarlı olduğunu söyledi. Türkiye’ye gelme nedenini ve koleksiyonu nasıl bir araya getirdiğini açıklayan Zilch, sözlerini şöyle sürdürdü: '2011 yılı, Türklerin Almanya’ya gelişinin 50’nci yıldönümü vesilesiyle Goslar’da açılan bir sergiye katılan İbrahim Bey sergiyi çok beğendi ve Türkiye’ye getirmek istedi biz de kabul ettik. Eskiden el cerrahıydım şimdi emekli olunca meslek icabı el ile ilgili eserleri biriktirdim. Elin cazibesi beni çok etkiledi ve böyle bir koleksiyon oluşturdum. Ellerin Büyüsü’nü bir araya getirmem 30 yılımı aldı. Elin oluşması gelişmesi ile büyük beyinin oluşması gelişmesi çok paralellik gösteriyor ve insanın kişiliğini de belirlemekte çok önemli iki organ beni çok etkiledi buradan çıkarak ‘Ellerin Büyüsü’ meydana geldi. İlk, Berlin Üniversitesi’nde hocalık yaparken resimleri biriktirmeye başladım. İlk önce kartpostallar şeklinde takvim yaprakları şeklinde elle ilgili resimleri topladım ama sonra da Picasso’lara dönüştürdüm.'" 
(Yazının tamamı:  http://www.milliyet.com.tr/turkiye-nin-en-buyuk-sanat-galerisi-izmir-yerelhaber-610600/)

Selçuk Demirel'in eseri de muhteşem
Bu da sergideki favori heykelim: Filinta Önal




Ellerin Büyüsü, 15 Mart tarihine kadar Folkart Galeri'de siz İzmirli sanatseverleri bekliyor. Koleksiyon daha sonra yine Folkart sponsorluğunda Ankara ve İstanbul'da sergilenecek imiş.


İstanbul'daki sanatsal hareketliliği oldum olası kıskanan bir İzmirli olarak sergiyi çok beğendiğimi söylemeliyim. 



Bazılarının hikayelerini az çok bilsem de -sergide çok fazla sanatçının eserlerine yer verilmiş- içlerinde isimlerini ilk kez duyduklarım da dahil şöyle bir hayatlarını okuduğumda hemen hepsi için geçerli ortak bir nokta keşfettim ki o da şudur: Hepsi öyle çok kimlikli insanlar ki hayran olamamak elde değil. Yani birçoğu birden fazla sanatla yoğurulmuş. Aynı anda ressam, heykeltıraş, mimar, fotoğrafçı, yönetmen, karikatürist, tasarımcı, edebiyatçı... Sanatın tadını aldılar mı tek bir mecra hiçbirine yetmemiş sanki. Ne güzel :)

Yazıma son vermeden dün akşam izlediğim Leyla'nın Evi adlı oyundan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Daha öncelerde izlemeyi çok istesem de nasip bu sezonaymış. Çok fazla kitabını okumuş olduğum Zülfü Livaneli'nin romanından uyarlanan oyunu merak ettiğime değdi doğrusu. Tesadüf ki bu romanını okumamış olmam da bir avantaj diye düşünüyorum. Her okuyucu okurken kafasında izler de aynı zamanda o eseri. Dolayısıyla uyarlama oyun/filmler bazen hayalkırıklığı yaratabilir ya izleyicide. İşte o risk olmadan izlemek iyi oluyor kanımca. 

Kuşaklar arası ilişkiler temelinde işlenen oyunda inanın çok daha fazlası var. Yer yer güldüren, taşlayan, içimize dokunan, duygulandıran, gözleri dolduran anlar... Şahsi fikrim, süre biraz daha kısa tutulsa tam da böyle tadı damakta kalan leziz bi iş olurmuş. Böyle de çok başarılı olmuş ama :)


leyla'nın evi oyunu 2015 ile ilgili görsel sonucu


Oyunu izleyen herkes gibi ben de "Ayça Varlıer"i çok çok çok ama çok beğendiğimi söyleyeceğim illa ki. Ve tabi ki sevgili "Celile Toyon" a saygılarımı yollayacağım. Ve ayrıca diğer oyunculara. 

Ve dipnot:

"Roxy rolündeki başarısıyla adından söz ettiren, sesi ve fiziğiyle kitleleri büyüleyen, Vasfi Rıza Zobu Ödülü, 2011 Afife Jale Ödülleri (müzikal dalında) ve Sadri Alışık Ödülü Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu seçilen Ayça Varlıer'in ardından, Celile Toyon, oyundaki Leyla karakteri ve Çınar Ağacı filmindeki rolüyle Küçükçekmece Belediyesi tarafından yılın örnek annesi ve kadın oyuncusu seçildi."


Son söz... Biraz sanat iyi geldi.

Sevgiler...



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...