10 Şubat 2016 Çarşamba

Geç Kalan Post

Bloğuma sadakat konusunda başarısız olduğum doğrudur :( 

Ama ara ara yazma hamlelerinden kendimi alamadığım da doğrudur.

O zaman kasmadan, sadakat yeminleri etmeden ve -daha önce de söylediğim üzere-ileride dönüp hatırlamak niyetiyle, yani en başta kendim için canım her istediğinde yazmak için burdayım.

Neleri atlamışım? Mesela 2015'i hangi kitaplarla kapattım? Kaldığım yerden devam edersem:

Bir Terapistin Arka Bahçesi - Alper Hasanoğlu


Bir psikoterapist olan yazarın kişisel ve mesleki deneyimlerini paylaştığı kitap; film ve kitap seçimini her zaman dikkate aldığım sevgili ezgiciğin kütüphanesinden ödünç alınmış ve de çok çok beğenilmiştir.

Kitapları cümlelerin altlarını çizerek okuyan biri olarak bu kitap için diyebilirim ki, altı çizili kalmayan cümle sayısı çizdiklerimden daha az olmuştur. Genel olarak yazar hayatın anlamı, birliktelikler, ikili ilişkiler, ötekini anlama konularını ele almışsa da bana göre kitap bir kişisel yüzleşme/kendini tanıma el kitabıdır.

Sırça Fanus - Sylvia Plath



"Okunacaklar Listem"de yıllardır okunmayı bekleyen bu eser nihayet kenarına tik atılmaya nail oldu. 

Arka kapaktan aktarıyorum:

"20. YY. edebiyatının edebiyatının efsane yazarlarından S. Plath'in tek romanı. Büyük ölçüde özyaşamöyküsel bir yapıt. Şiirleri ve öykülerinde de ölüm ve kendini yok etme temalarını işlemiş olan Plath, bu romanın yayınlanmasından bir ay sonra, 31 yaşında, yaşamına kendisi son vermiştir."

Benim esere ilişkin notum da şudur: müthiş bir dil, sürükleyici bir kurgu... Okuyunuz, okutunuz...


  • İnsan Olmak - Engin Geçtan




Yaklaşık on yıl önce mezuniyet sonrası katıldığım sertifika programlarından birinde bir eğitimcinin önerisidir işbu eser. Cv imi dolu göstermekten başka hayatıma çok da bir katkısı olmayan o kursun bu eseri duymama vesile olduğu doğrudur. 

Kitabı geçen yılki İstanbul Sahaf Festivali' nden ikinci el olarak edinmiş ve nihayet eseri hafızama yazışımdan yaklaşık on yıl sonra da okuma zaferine ulaşmıştım. 

Gerçekten hiç tereddütsüz diyebilirim ki, bu kitabı okumak kendinize yapacağınız en büyük iyilik olacaktır. 
Çok kalın olmayan hatta ince bile diyebileceğimiz eser sayfa sayısının kat kat fazlası derinliktedir. 
Bir defa okumak da yetmeyecek tekrar tekrar göz atma ihtiyacı duyulacaktır. Kütüphanemizde yer alması çok iyi olacaktır yani :) 

Gerçek Özgürlük - Doğan Cüceloğlu


  • Daha önce de severek okuduğum eserleri olmuştu. Son kitabınınsa ismi çok çekmişti beni ve "alınacaklar listem" deki yerini almışken, evren bu büyük isteğimi duymuş olmalı ki kitap hediye olarak gelmişti. Okumakta olduğum kitap (İnsan Olmak) biter bitmez sıra ondaydı elbette. Doğan Cüceloğlu'nun alışkın olduğumuz kolay ve sürükleyen üslubu hem öğretiyor, hem eğitiyor, hem de sorgulatıyordu. Yazın plajda güneşlenirken dahi okunacak kadar akıcı (ki benim de yaz tatilimde valizimde geldi) ama bir o kadar da dolu dolu. Kitabın tanıtımında yazanlarla bitirecek olursam:

  • Üniversite öğrencisi Timur ile profesörlükten emekli Yakup Bey tanışırlar. Yakup Bey, Timur'un gözlerinde duygu, düşünce ve davranışlarıyla yaşamı özgürce kucaklayamayan, özüne ulaşamamış bir gencin iç yalnızlığını ve burukluğunu görür. Aylar sürecek bu sohbet Timur için kültür robotluğundan "şahsiyet" olmaya götüren bir özgürlük yolculuğuna dönüşür.

    Günübirlik Hayatlar - Irvin D.Yalom
  • Bir son çıkan daha dikkatimi çekmiş ve yine yine sevgili ezgi imdadıma yetişmiş benden önce kitabı edinmiş sonrasında da benimle paylaşmıştı. Okuduğum her eserinde bir kez daha hayran kaldığım yazar, ünlü psikiyatr Irvin D. Yalom, son eserinde gerçek psikoterapi seanslarından derlediği öykülerinde "anlamlı bir yaşam" ve özellikle "ölüm" konusunu yazıyor. Beni yine çok etkiledi, keyif alarak okudum. 
  • Schopenhauer Tedavisi Bugünü Yaşama Arzusu - Irvin D. Yalom 

  • Yalom'un doyumsuz tadı damağıma bulaşmışken yine bir öneri ile geliyor canım ezgim "Aaa Yalom'u seviyorsan bunu nasıl okumazsın şimdiye kadar?" diyerek uzatıyor "Bugünü Yaşama Arzusu" nu. Haklı da çıkıyor. Kalın oluşu sebebiyle biraz uzun sürüyor bitirmem ama ben halimden gayet memnun sonsuza kadar bitmese okurum diyecek kadar hevesle okuyorum bu eserini. Beni en çok etkileyen eseri diyebilirim. Dünyanın ilk gerçek grup terapisi romanı olan kitapta yine "ölüm" kavramı ön planda. Bundan başka ilişkiler, arayışlar, beklentiler, korkular... Ama romanı daha da özgün kılan, Schopenhauer'in hayatının/fikirlerinin/felsefesinin romana ustalıkla serpiştirilmiş olması. En az psikolojik eserler kadar felsefik türler de büyük keyif verir bana. Bu durumda romandan aldığım keyif duble oldu sevgili kitapsever dostlar. En son bitirdiğim olması sebebiyle hafızamda en taze oluşundan mı bilmiyorum  ama diyebilirim ki bu roman bir şaheser.
  •  2015'i bu okuma halleri ile kapattığımı bildirir, 2016'da çok çok daha fazlasını okuma hayalleri kurduğumu söyleyerek burada yazıma son veririm.
  • Sevgiler...










         

23 Ekim 2015 Cuma

Ve Sinema Mevsimi Açılır

İzmir yağışlı bir haftaya teslim olmuştu. Gereğinden fazla uzun süren yaz mevsimi şehri terketme hazırlıklarındaydı. Burada yaza veda etmekte zorlananlarınızın affına sığınarak, düşen her bir derecenin beni nice mes'ud ettiğini paylaşarak sizlerden bir kuble hoşgörü istiyciim. Çokça fazla bir kitlenin mevsim döngüsünün "yaz"da takılı kalmasını arzuladığını bilmekle beraber bilenler bilir ki benim için yazın yaşam neredeyse çekilmezdir. Yani dostlar mevsim benim mevsimimdir, sizler adına üzgünüm :)

Ve biliriz ki yaz sezonu sinema için de ölü geçer. Vizyonda dikkate değer şeyler bulmak zorlaşır. Ama Ekim öyle midir ya? Bir bakarız İsveç Film Günleri, FilmFika,  ilk kez İzmir'de gerçekleşir mesela. 

İsveç'e olan sempatim sebebiyle bu film günleri optimum seviyede değerlendirilmelidir ve bu güzel yağmurlu havada daha iyi bir seçeneğim olmamalıdır.

Veee hemencecik, taze taze, bünyemde kalan etkileri devam ederken edinilen izlenimler sizlere  ve en çok da aslında -ileride dönüp bakmak üzere- kendime aktarılır sevgili sinemasever blogcanlar :) Ahanda bakın başlıyorum :)

Ego

Ego (2013) Poster

Baş roldeki oğlumuz Sebastian Silverberg hayli yakışıklıdır, bu yetmezmiş gibi yeteneklidir de. Daha da kötüsü bunun bir de farkındadır. Dolayısıyla kendisine sunulan nimetleri elinin tersi ile itecek hali yoktur. Hayat onun için partiler, güzel kadınlar, tek gecelik ilişkiler ve ardından işbu kadınları sepetlemek demektir. Birgün başına hiç beklenmeyen bir kaza gelir ve görme yetisini yitirir. Bu süreç elbette ki tahmininden daha zordur ya da hayata olan bakışını sorgulaması, kendini tanıması için sunulan süresiz bir şanstır. Kim bilir?

Konusunu okuduğumda beni heyecanlandırsa ve filmi izlerken sürükleyici bulsam da bu kadar derin bir konunun daha iyi işlenilebilirliği noktasında durmak gerekiyor. Biraz zayıf bir kurgu denebilir sanırım. Oyunculukları iyi bulduğumu belirterek hafif bir tatlı niyetine izlenecek kıvamda olduğunu da eklerim efenim :)

Hundraaringen (The 100-Year-Old Man Who Climbed Out The Window and Dissapeared)


Hundraåringen som klev ut genom fönstret och försvann (2013) Poster



Allan Karlsson bir huzurevine kendini sıkışmış bulduğundan olsa gerek, tam da 100. doğum gününde huzurevinin penceresinden dışarı atlar ve beklenmedik yolculuğu başlar. Başına geleceklerden habersizdir diyeceğim ama ilerleyen dakikalarda anlarız ki Allan'ın 100 yılı oldukça heyecanlı geçmiştir. Belki de kendini bi anda içinde bulduğu bir dizi cinayet ve koca bir bavul dolusu para onun için neredeyse sıradandır. 

Bu etkileyici senaryo İsveç'te çokça satmış bir romanın uyarlaması imiş. Karakterden yana son derece kalabalık olan filmimiz de hiç biri fazla gelmiyor. Ara ara kahkahalara boğulmamız oyunculukların doğallığından. Uzun olan süresine rağmen son ana kadar izleyiciyi ayakta ve merakta bırakan filmin gerçekten uzun süredir izlediğim en keyifli film olduğunu söylemeliyim. Daha fazla ilgisini çekenlere de şu linki verebilirim: 


Sevgiler...






3 Ekim 2015 Cumartesi

Yazmaya Dönmek

En son yaklaşık 6 ay önce yazdığım bloğumun affına sığınarak bugün yeniden sahalara dönme hevesiyle parmaklarımı klavyenin tuşlarına dokunurken buluyorum.

Yazmak güzeldi, Zeze'ye iyi geldiği zamanlar olmuştu geçmişte. Şimdilerde niye yazmadığını o da bilmiyordu aslında. "Küçük Üşengeç" derdi ya evdeki öfkeli adam ona, haklıydı galiba. 

Bir de sevgili ezgi cik vardı, yıllar önce de bu bloğun açılmasına vesile olan şahsiyet, "yazsana yaa, kendin için yaz" diyip gaza getirmeleri vardı arada bir. O hala aynı içtenlikle aynı samimiyetle tıkır tıkır döküyordu içini kendi blog alemine.

Not almadan yaşayamayanlar vardır, onlar iyi anlarlar şimdi diyeceklerimi. Okuduklarını/okumak istediklerini, izlediklerini/izlemek istediklerini, gezdiklerini/gezmeyi hayal ettiklerini yazmadan edemeyenler, "yapılacaklar listesi" hiç bitmek bilmeyenler... Listesiz olamayanlar :) Ahanda ben tam da buyum işte. Bu çağda hala ajanda hastalığı olan, çantasında illa ki minik bir not defteri taşıyan bi tip. Burada da bunları paylaşmak keyif veriyor. Bir nevi "kendime notlar" aslında ;)

Çok uzattım artık ayrı kaldığım bunca zaman okuduklarımdan aklımda kalanlarla başliim diyorum. 





Sıcağı sıcağına yazmayınca insan unutuyor ayrıntıları, zaten en çok da bundan güzel oluyor burada yazmak. Günler sonra da okuyunca hatırlamak ayrıntılarıyla... "Murathan Mungan" ın en sevdiğim yazarlardan olduğunu söylemiş miydim hatırlamıyorum. 3 adet hikayeden oluşan "Lal Masallar" da klasik olacak ama sahiden masal tadında. Dilinin duruluğu, kendine has üslubu ile hikayelerin içinde kaybolduğunuz hissi bırakıyor damakta. 


Damakta kalan masalsı lezzet bana yetmiyor, tatlı niyetine "Kadından Kentler"e başlıyorum hemen ardından. Bu kez 16 ayrı kentte geçen birbirinden bağımsız 16 hikayede kadınlık hallerini okuyoruz. Okuyucunun sonunu merakla beklediği soluksuz hayatlar. "Yine Murathan Mungan..." dedirtecek kadar yazara has...

Böyleyken böylee kitapsever dostlar. Burada bu posta son verir, bu defa arayı fazla uzatmamayı temenni eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim :)

Sevgiler...

26 Mart 2015 Perşembe

BEN KİMİM???


Bazı şarkılar, özellikle bazı zamanlarda sanki siz yazmışsınız hissi yaratır mı? 


AZ MIYIM ÇOK MUYUM

VAR MIYIM YOK MUYUM

BEN NEYİM

MASAL MIYIM GERÇEK MİYİM

KAÇ MIYIM GÖÇ MÜYÜM
HİÇ MİYİM SUÇ MUYUM
BEN KİMİM

İBRET MİYİM CİNNET MİYİM

HİÇLİKLER İÇİNDE KANAYAN YÜREK
YOKLUKLAR İÇİNDE SAVAŞAN BEDEN
BOŞLUKLAR İÇİNDE KARIŞAN ZİHİN
GÜÇLÜKLER İÇİNDE DEĞİL MİYİM

YOKSA… YOKSA…

HER İHANETE AKIL ERDİREN
HER CEHALETE KILIF UYDURAN
HER ESARETE FİYAT BİÇTİREN 
SEN DEĞİL DE BEN MİYİM?

GEÇİMSİZİM BU GÜNLERDE
KİMSESİZİM BU YERLERDE
DEĞERSİZİM BU ELLERDE
ÇARESİZİM DOĞDUĞUM YERDE 

GÖLGESİZİM HER GÜN HER YERDE

SES MİYİM SUS MUYUM
SİS MİYİM PUS MUYUM
BEN NEYİM

DEHA MIYIM HEBA MIYIM

AK MIYIM PAK MIYIM
AL MIYIM SAT MIYIM
BEN KİMİM

YARAR MIYIM ZİYAN MIYIM

YALANLAR İÇİNDE DOĞRUYU BULAN
CAYANLAR İÇİNDE SÖZÜNDE DURAN
SATANLAR İÇİNDE AYAK DİREYEN
YANANLAR İÇİNDE DEĞİL MİYİM

HER ADALETE DUVAR ÖRDÜREN
HER CESARETE KİLİT VURDURAN
HER ASALETE BOYUN EĞDİREN
SEN DEĞİL DE BEN MİYİM

GEÇİMSİZİM BU GÜNLERDE
KİMSESİZİM BU YERLERDE
DEĞERSİZİM BU ELLERDE
ÇARESİZİM DOĞDUĞUM YERDE
GÖLGESİZİM HER GÜN HER YERDE




Söz & Müzik : Candan ERÇETİN 
Yorum : Candan ERÇETİN 

23 Mart 2015 Pazartesi

Kocan Kadar Konuş

Bir Pazar günü hava güzelse, mevsimlerden baharsa İzmirli deniz kenarında uzun yürüyüşler yapar, yaz ise denize gider. Biz de öyle yaptık. 

Güneşi batırdıktan sonra sinemaya gitmek de fena fikir değildir. Zira Türkiye'nin bu üçüncü büyükşehrinde, bir büyükşehre yakışmayacak kadar sınırlıdır yapılabilecekler. 




Vizyonda seçenek hayli fazla da olsa ben bu aralar rahatlama kafasında olduğumdan tercihimiz komedi türündeki "Kocan Kadar Konuş" oluyor ve tabi illa ki önyargılarımız bizden önce giriyor salona. (Küfür/argoya yaslanan Türk mizahını sevemedim de bi türlü.) Salon sahiden ful çekiyor. Beklenti büyük anlaşılan dedirtiyor. Ya da halkım komedi seviyor. Belki günlük hayatın keşmekeşinde asık surat dolaşan milletime iki saatlik kahkaha terapi oluyor. Kafamda bu sorular, Ezgi Mola beyazperdeden sesleniyor "Meraba Ben Efsun"...

Uyarlama olan filmin kitabını raflarda gördüğümde ilgimi çekmişti sahiden. Ancak almadım ve de okumadım. Kısmet filmle tanımak oldu kitaptaki "Efsun"u. Zaten beğendiğim bir oyuncu olan Ezgi Mola da -nasıl tatlı bir kadın- inanılmaz doğal ve iyi oynamış. Senaryoda ağırlığın Ezgi Mola'da olduğu şüphe götürmez ancak diğer oyuncuları da çok sevdim ben. Ebru Cündübeyoğlu'nun ilerleyen yıllara meydan okuyan güzelliğine hayran kaldım bi de :)

Çoğumuz bilse de konusundan da bahsetmek istiyorum ben. "Evde kalma" deyiminin yalnızca kadınlara atfedildiği bir ülkede belli bir yaştan sonra hem kişinin kendisinin hem de ailesinin kapıldığı korkulu bir rüyadır o. Tabi ki halinden memnun, evlenerek kimlik kazanma derdinde olmayan, ilişkilerini akışına bırakabilen kızlarımız da yok değildir elbette. İşte Efsun ailesinin ve yakınlarının çemberine girmeden önce tam da böyle kendi halinde yaşayıp gitmektedir. Ve halinden de memnundur. Senaryoyu sırf bunu vurguladığı için bile başarılı bulmak gerekir kanımca. Çünkü eğitimli/cahil, güzel/çirkin, zengin/fakir, zeki/akılsız, işkadını/evkadını, becerikli/beceriksiz farketmez; bizim ülkemizde belli yaştan sonra cinsiyeti kadın olan çok büyük bir çoğunluğun ve ondan başka -hatta kimi zaman daha da yoğun şekilde- ailesinin ve hatta konu komşusunun bile ciddi bir derdi haline gelen "hayırlı kısmet bulma" hadisesi ince bir mizahla işlenebilmiş. Filmi izlerken aynı toplumsal baskıyı aynı yaşa gelen erkek ve yakınları  da yaşıyor mu diye düşünmeden edemedim. Sanırım o cephede aile ile yakınlar şahsın kendine kıyasla biraz daha fazla yaşıyor ama neticede asla kız tarafı kadar kabus olmuyor bu durum ne dersiniz?

Sonuç; çok beğendim ben. Eğlenceli ve dolu bir iş. 

Tebrikler!


23 Şubat 2015 Pazartesi

Biraz Sanat İyi Gelir Miydi?

Geçtiğimiz haftayı ülkece moral bozukluğu ile kapattık. Pek çoğumuz sesimizi duyurmak istedik elimizdeki kanallar aracılığıyla. Sokaklara çıkıp haykırdık falan... Yazık ki elden çok şey gelmiyor, gidenleri geri getirmiyor. Üzülsek de yıpransak da nafile. Böyle zamanlarda söylenen bi laf var ya hani "Hayat devam ediyor". Ne gıcık di mi? Öööyle kaldığı yerden, sanki hiiiiiç bir şey olmamış gibi...

Ben de istedim ki bunca çirkin olayların olduğu bu karanlıklar ülkesinde güzel birkaç şey bulayım. Belki umut dolar içime dedim, güzel şeyler düşünür daha da ileri gider hayal bile kurarım dedim. Daha doğrusu öyle istedim.

Bu yüzden de bana iyi gelecek bir dostla kahve içmekti niyetim. Ama onun bize daha da iyi geleceğini düşündüğü bir önerisi vardı. 8 Şubat'ta "Türkiye'nin en büyük sanat galerisi" ünvanı ile açılmış olan Folkart Galeri'de sergilenen "Ellerin Büyüsü" adlı sergi... Hiç havamda olmasam da bu harika teklifi geri çeviremedim doğrusu. 

Türkiye'de ilk defa sergilenen olan "Ellerin Büyüsü" adlı koleksiyonda Pablo Picasso, Auguste Rodin, Salvador Dali, Eugène Delacroix, Le Corbusier, Man Ray, Joseph Beuys, Georg Baselitz gibi dünya sanatına yön veren efsane sanatçılar ile Türk sanat tarihine önemli katkıları olan başta Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve İbrahim Balaban olmak üzere birçok ünlü Türk sanatçının eserleri de yer alıyor.

Sergideki favori tablom: Oleg Dergatchov


Serginin isminin ne anlama geldiğini merak edince şu bilgilere ulaştım. Sizlerle de paylaşmak isterim. 
"(...) Ellerin Büyüsü adlı koleksiyonun sahibi Prof.Dr. Hans Zilch, aslen Almanya Goslarlı olduğunu söyledi. Türkiye’ye gelme nedenini ve koleksiyonu nasıl bir araya getirdiğini açıklayan Zilch, sözlerini şöyle sürdürdü: '2011 yılı, Türklerin Almanya’ya gelişinin 50’nci yıldönümü vesilesiyle Goslar’da açılan bir sergiye katılan İbrahim Bey sergiyi çok beğendi ve Türkiye’ye getirmek istedi biz de kabul ettik. Eskiden el cerrahıydım şimdi emekli olunca meslek icabı el ile ilgili eserleri biriktirdim. Elin cazibesi beni çok etkiledi ve böyle bir koleksiyon oluşturdum. Ellerin Büyüsü’nü bir araya getirmem 30 yılımı aldı. Elin oluşması gelişmesi ile büyük beyinin oluşması gelişmesi çok paralellik gösteriyor ve insanın kişiliğini de belirlemekte çok önemli iki organ beni çok etkiledi buradan çıkarak ‘Ellerin Büyüsü’ meydana geldi. İlk, Berlin Üniversitesi’nde hocalık yaparken resimleri biriktirmeye başladım. İlk önce kartpostallar şeklinde takvim yaprakları şeklinde elle ilgili resimleri topladım ama sonra da Picasso’lara dönüştürdüm.'" 
(Yazının tamamı:  http://www.milliyet.com.tr/turkiye-nin-en-buyuk-sanat-galerisi-izmir-yerelhaber-610600/)

Selçuk Demirel'in eseri de muhteşem
Bu da sergideki favori heykelim: Filinta Önal




Ellerin Büyüsü, 15 Mart tarihine kadar Folkart Galeri'de siz İzmirli sanatseverleri bekliyor. Koleksiyon daha sonra yine Folkart sponsorluğunda Ankara ve İstanbul'da sergilenecek imiş.


İstanbul'daki sanatsal hareketliliği oldum olası kıskanan bir İzmirli olarak sergiyi çok beğendiğimi söylemeliyim. 



Bazılarının hikayelerini az çok bilsem de -sergide çok fazla sanatçının eserlerine yer verilmiş- içlerinde isimlerini ilk kez duyduklarım da dahil şöyle bir hayatlarını okuduğumda hemen hepsi için geçerli ortak bir nokta keşfettim ki o da şudur: Hepsi öyle çok kimlikli insanlar ki hayran olamamak elde değil. Yani birçoğu birden fazla sanatla yoğurulmuş. Aynı anda ressam, heykeltıraş, mimar, fotoğrafçı, yönetmen, karikatürist, tasarımcı, edebiyatçı... Sanatın tadını aldılar mı tek bir mecra hiçbirine yetmemiş sanki. Ne güzel :)

Yazıma son vermeden dün akşam izlediğim Leyla'nın Evi adlı oyundan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Daha öncelerde izlemeyi çok istesem de nasip bu sezonaymış. Çok fazla kitabını okumuş olduğum Zülfü Livaneli'nin romanından uyarlanan oyunu merak ettiğime değdi doğrusu. Tesadüf ki bu romanını okumamış olmam da bir avantaj diye düşünüyorum. Her okuyucu okurken kafasında izler de aynı zamanda o eseri. Dolayısıyla uyarlama oyun/filmler bazen hayalkırıklığı yaratabilir ya izleyicide. İşte o risk olmadan izlemek iyi oluyor kanımca. 

Kuşaklar arası ilişkiler temelinde işlenen oyunda inanın çok daha fazlası var. Yer yer güldüren, taşlayan, içimize dokunan, duygulandıran, gözleri dolduran anlar... Şahsi fikrim, süre biraz daha kısa tutulsa tam da böyle tadı damakta kalan leziz bi iş olurmuş. Böyle de çok başarılı olmuş ama :)


leyla'nın evi oyunu 2015 ile ilgili görsel sonucu


Oyunu izleyen herkes gibi ben de "Ayça Varlıer"i çok çok çok ama çok beğendiğimi söyleyeceğim illa ki. Ve tabi ki sevgili "Celile Toyon" a saygılarımı yollayacağım. Ve ayrıca diğer oyunculara. 

Ve dipnot:

"Roxy rolündeki başarısıyla adından söz ettiren, sesi ve fiziğiyle kitleleri büyüleyen, Vasfi Rıza Zobu Ödülü, 2011 Afife Jale Ödülleri (müzikal dalında) ve Sadri Alışık Ödülü Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu seçilen Ayça Varlıer'in ardından, Celile Toyon, oyundaki Leyla karakteri ve Çınar Ağacı filmindeki rolüyle Küçükçekmece Belediyesi tarafından yılın örnek annesi ve kadın oyuncusu seçildi."


Son söz... Biraz sanat iyi geldi.

Sevgiler...



15 Şubat 2015 Pazar

"Kadın" Olmak!

Korkunç detaylar ortaya çıkıyor


Evet öfkeden patlayacak haldeyiz!

Evet içimiz alev alev yanıyor, kavruluyor!

Gencecik bir kızın sadece "kadın" olduğu için vahşet içinde son bulan hikayesini izlerken sormak gerekmez mi?

  • "İzleyici" olmaktan öteye gidemedik diye olmasın bu ve benzeri vahşet dolu kadın cinayetleri
  • Karanlık zihniyete sahip toplum besleyip büyütüyor olmasın bu sapkın (hayvan bile olamayacak) yaratıkları
  • "Verilen cezalar caydırmıyor demek ki bu azgınları" diye dönüp baksak mı hukuki düzenlemelere
Nasıl bir ceza alsalar da gencecik bir hayatın bedeli olamaz. Ama yine de yakınlarının biraz olsun acısına merhem olacak bir adalet diliyorum. Niyeyse hiç umudum yok :(

Çünkü bu hikayenin adı "İnsan bile olmanın zor olduğu ülkemde "kadın" olmak!"











2 Şubat 2015 Pazartesi

Kardeş Blog Yaptım

Sevgili blogger dostlarım merhaba...

Bugün itibariyle bloğuma kardeş yaptım ;))

Ve şu anda tıpkı bu bloğumu ilk açtığım zamanlar kadar heyecanlı ve kıpır kıpırım. Sizler de bloglarınızı ilk oluşturduğunuz o acemi, telaşlı, heyecanlı günlerinizi hatırlarsanız en çok ihtiyacım olan şeyin yeni izleyiciler olduğunu tahmin eder ve beni en iyi sizler anlarsınız:) Bu konuda ilgi ve desteklerinizi bekliyorum.

Beni kırmayıp merak edenler buyursun :)

Şimdiden hepinize teşekkürler...

Sevgiler...

26 Ocak 2015 Pazartesi

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

Vizyona girdiği haftalar dikkatimi çeken "Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku"  yu birkaç gün önce izleme şansı yakaladım. Bu filmle Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde "En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü"nü alan yönetmen Çiğdem Vitrinel'in, ne tesadüftür ki ilk filmi olduğunu henüz öğrendiğim "Geriye Kalan" adlı filmini de çok yakın bir zaman önce izlemiştim. Bu yazımda her ikisine de değinmek gerekiyor bu durumda değil mi?



Bir çoklarımıza bir kerede öğrenilmesi zor gelecek kadar uzun bir isme sahip olan filmimiz, aslında ismi kadar uzun olmayan bir romandan esinlenmiş. İçe dönük bir karakter olduğu izlenimi veren Arif, 40'lı yaşlarında, şu sıralar bitirmeye çalıştığı romanı üzerine ve aynı zamanda fiili hayattaki ilişkiler(i) üzerine de kafa yoran kentli bir adamdır. Kafasında da romanında da bir ideal kadın hayalinin peşindedir. Ve hayat bir gün -beklenildiği üzere- o sürprizi yapar veeee Müzeyyen'i çıkarır karşısına. Gizemli, güzel, güçlü, büyülü bir kadındır Müzeyyen.

Erdal Beşikçioğlu görmeye alıştığımız maço-aşıktan romantik ve içe dönük bir aşık adama sağlam ve inandırıcı bir geçiş yapmış hakikaten. Müzeyyen kadar sağlam bir kadın için de Sezin Akbaşoğulları tam isabet olmuş. Yan karakterler Ege Aydan, Derya Alabora ve Hare Sürel var bir de. Hare Sürel'in hikayesine dair hiç ipucu vermeyen senaryoda, zaten her rolün hakkını verdiğini düşündüğüm oyuncu Derya Alabora yine çok iyi. Kitapları iyi satan romancı Burak'ı oynayan Ege Aydan'ı ise çok sevmedim ben bu filmde niyeyse. Rolü çok giydiremedim aslında çok sevdiğim bu oyuncuya. Hele ki Arif ve Burak arasında tuvalette (lavabo mu demeliyim :) geçen o diyalog nasıl desem doğal değil fazla ezber geldi bana.

Film kendine has ahengi içinde yine son derece özgün detaylar barındırsa da bu  genel ahenge uymayan kareler var bir de. Evet, Arif'in kahvede yurdum insanı ile kurduğu  o diyalogları diyorum. Sanki filmin fazla melankolik ve ağır kaçabilecek atmosferine biraz espri biraz hafiflik katmak için özellikle eklenmiş olduğunu düşündürttü bana (benim naçizane fikrim).

Son olarak, yeni bir şey demeyen işbu film "kavuşamazsın aşk olur" ya da "kavuşamayacaklar ki roman olsun" repliğini tekrar etse de, oyunculukların başarısı, müzikleri ve kendine özgü ritminden ötürü izlenilesi!!!

"Geriye Kalan" vardı bir de ama ben gene sıkıldım. Bi dahaki posta inşallah.

Sevgiler...

20 Ocak 2015 Salı

Son Umut - The Water Diviner

Yeni aldığım bir kararla, yaşadıklarımı "kronolojik sırasına uymuyorum diye yazmamak"tan vazgeçiyorum :) Oh be yaşasın! Şunu demek istiyorum; biliyor musunuz daha yazın yaptığımız tatil notlarımı aktarmayı bitiremedim diye bi sonraki paylaşımlarıma geçmiyorum ben:( geçmiyordum desem daha doğru olacak, çünkü bugünden itibaren bu kuralımı bozuyorum arkadaş :) Ne yani sanki biri benden hesap mı soracak? Yarım kalsın noolur ki yani! Tatil bitti, anlatmaya başladım, yeni bir yıl geldi, neredeyse ikinci yaz tatili gelecek ben hala tatil notlarımı bitirmeye çalışıyorum. Olcak iş değil di mi? Ne istiyosan yaz, yarım kalan kalsın, kime ne? Bırak dağınık kalsın diyoooooooooor ve biraz film paylaşımı yapiim diyorum :)


Son Umut


Yılın ilk filmi, herkes gibi bizim de merakla beklediğimiz Son Umut'tu. Avustralyalı oyuncu Russell Crowe' un hem oyuncu hem yönetmen olduğu bu filmin bir Holywood filmi olmayışı açıkçası benim film seçimim için bir kriter; zira Holywood filmlerini kendime/bize çok da yakın bulmam. 

Filmle ilgili söylenenler söylenmiş belki ama ben de bi iki şey demek istiyorum. Film daha ilk yarıda  sinemadan çok da tatmin olmuş olarak çıkılmayacağını hissettirse de yine de beklentim tam olarak sönmemişti. Tamam film bir savaş/kahramanlık filmi değil, acılı bir babanın kendi hikayesi ama... Bilmiyorum, eksik olan ne tam olarak diyemeyeceğim ama bi şeylerin oturmadığı kesin. Savaşta çekilen acıları anlatışı bakımından, o acıyı hissetmek için aynı ırk/dil/dine mensup olmaya gerek olmadığını çok iyi anlatsa da masalsı denecek kadar abartılı bulduğum Russell Crowe'un hisleri ile buldukları noktasında senaryo inandırıcılıktan uzaklaşıyor bence. Oyunculuklara bakınca; Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan ve tabi ki Russell Crowe on numara. Kocasını savaşta kaybeden Ayşe'yi ise çok daha iyi oynayacak başarılı kadın oyuncularımız var kanımca. Belki de Türkçe dublajın bunca çiğ durmasından Olga Kurylenko'ya haksızlık ediyor da olabiliriz izleyiciler olarak. Bi de Ayşe'nin 9-10 yaşlarındaki oğlunun o dönemde şakır şakır İngilizce konuşabiliyor olması bi tek bana acayip gelmemiştir herhalde.

Böyleee işteee... Aslında bikaç film daha vardı yazacak ama sıkıldım :) Daha sonra inşallah...

Üşengeç blogçu :(








19 Ocak 2015 Pazartesi

Yılın İlk Çekilişi

Yeni bir yıl gelmiş, hatta neredeyse ilk ayı bile devirmeye az bi vakit kalmış. Üşengeç bi insan olarak, bloğumu bunca ihmal etmekten ötürü öyle çok kızıyorum ki kendime:(
sık sık yazmayarak hem kendi bloğumu ihmal  ediyor hem de sevgili blogçu dostların nice güzel paylaşımlarını kaçırıyorum. 

Şimdi şu güzel çekilişe rastladım ve paylaşmak istedim.

Mevzu takı olursa katılmak farz :)

Sevgiler...

,






http://www.betidesign.com/2015/01/cekilis-istedigin-betidesign-kolye.html




2 Kasım 2014 Pazar

Karadeniz Gezisi - Üçüncü Bölüm

Öncelikle bu kadar uzun bir mola verdiğim için affınıza sığınır, izninizle Karadeniz Notları'ma devam etmek isterim sevgili dostlarım.   

Kaldığımız yerden devam edecek olursam gezimizin 4. gününe başladığımız bugün yine son derece yoğun bir program bizi bekliyordu. Zigana'ya doyamadan veda ederken yolculuğumuz, bıçak ve pidenin anavatanı, Trabzon'un önemli ilçelerinden olan "Sürmene" ye doğru başladı. Sürmene'nin geleneksel sanatlarından olsa da artık çırak yetişmediğinden yok olmaya doğru giden bu mesleği halen sürdüren dövme bıçak ustalarının ellerinden çıkan ve Türkiye'nin her yerinde satışa sunulan bu bıçakları Sürdövbisa 'da görmek için günün ilk molasını verdik. 


İkinci durağımız olan çay fabrikasından kareler ise şöyle...




















Çayın anavatanında çaya dair öğrendiklerimiz, bizlere yapılan çay ikramı ve  tabi ki kendimiz ve sevdiklerimiz için yapılan çay alışverişi ile günümüz devam ediyor.






Biz, Mayıs ayında toplanan (çünkü çayın en iyisi Mayıs ayındaki hasatmış) ve marketlerde bulamayacağımızı söyledikleri (çünkü  bu kalitede ürünün devamı yok, bu yüzden Migros/Tansaş vb. marketlere verilmiyormuş) paketlerden ve de sağlıklı yaşam için yeşil çay almayı seçiyoruz. İkisinin de tadı gerçekten başarılı. Meraklısı ve satın almayı isteyenler için buyrunuz efenim :)


Yeşil çay hafif kekik kokusu ile hoş bir aroma bırakıyor damaklarda...


Bugün çay fabrikasının ardından hepimizin heyecanla beklediği "Batum" var sırada.

Türkiye ile Gürcistan arasında 10 Aralık 2011 'de başlayan pasaportsuz geçiş, farklı bir ülke şehrini görmek için zaman kazandıran bir unsur gibi duruyor evet. Fakat tahmin edersiniz ki; Sarp Sınır Kapısı'ndan geçerken uzun bir bekleyiş yaşanıyor illa ki.(Şansımıza o gün bir de sistemsel bir sıkıntı da bizi buluyor.) Bu sıkıcı bekleyişin ardından Batum'a giriş yaptıktan sonraki ilk noktamız, işletme sahibinin Karadenizli olduğu, menülerinde ise "Gürcü Mutfağı"na ağırlık vermeleri sebebiyle tercih edildiğini düşündüğümüz restorant oluyor.  

Batum'da yenecek/içeceklerden en meşhurlarına dair -Gürcü pidesi, Gürcü mantısı, Gürcü peyniri, armutlu gazoz- notlarımı paylaşacak olursam buyrun sevgili dostlar:




Khinkali ("Hinkali" diye söylenmekte :)) adını verdikleri dev mantıları; oldukça kalın bir hamurun içine baharatlı et, maydanoz, soğan ve sarımsak karışımı eklenip haşlanarak hazırlandıktan sonra sade olarak sunulmakta. Bizleri nasıl yeneceği konusunda uyardıkları için, içinde biriken sıcak et suyu haşlanmamıza sebebiyet vermedi. Evet blogcanlar, "Gürcü Mantısı" nı yemenin bir usulü varmış. Şöyle ki; ilk önce bu dev mantıdan bir ısırık alıp açılan delikten etin suyunu hüpletmek, ardından mantınızı yemeniz gerekiyormuş efenim :) Tadı nasıl diye soracak olursanız, bu farklı sunum ve enteresan yeme usulünü ilginç bulsak da alışageldiğimiz mantıyı aramadık değil doğrusu. Hamurunun oldukça kalın oluşu, içindeki kıyma karışımının da "çiğ" denecek kadar az pişmişliği bize çok hitap etmedi anlayacağınız :(




"Hachapuri" dedikleri peynirli "Gürcü Pidesi" ile bu bölgede bolca üretilen bir tür inek peyniri olan "Sulguni Peyniri"ni ise gayet lezzetli bulduk. Zaten bana peynir olsun çamurdan olsun. Hele ki çok tuzlu değilse başka birşey olmasa da olur sofrada. Bu peynir de az tuzlu ve hafif oluşu ile tam benlikti.




İlerleyen saatlerde Batum çarşısında dolaşırken, kafelerde de çokça dikkatimizi çekecek olan "armutlu gazoz"u da burada tatma şansımız oldu. Tadı fena sayılmaz. Armut aromalı gazlı bir içecek hayal edin. Sıcakta iyi gidiyor. 

Yemek konusunu burada kapatıp biraz da şehre bakalım mı?

"St. Nicholas Kilisesi", "Virgin Mary Kilisesi", Batum'daki tek cami olan "Orta Cami", Karadeniz kıyısı boyunca uzanan dünyadaki en uzun bulvarlardan biri olan "Batum Bulvarı", "Piazza Meydanı", "Tiyatro Meydanı"ndaki "Poseidon Heykeli", "Avrupa Meydanı"nın ortasında yükselen "Medea Heykeli", "Alfabe Kulesi", "Chacka Tower" Batum'da görülesi yerlerden sadece bazıları :)


1866 yılında inşa edilmiş olan Orta Camii Türk Mahallesi olarak anılan mahallede bulunuyor.

Orta Camii


St. Nicholas Kilisesi




Virgin Mary Kilisesi (Cathedral Church of Virgin Mary)




Piazza Meydanı'nda ben :) 


Piazza Meydanı (Piazza Square)


Poseidon Heykeli


Avrupa Meydanı’nın ortasın yükselen, elinde altın post olan Medea Heykeli.

 Altın Post, Yunan mitolojisinde ihtişamı, zenginliği 
ve iktidarı sembolize etmekte imiş. 

Şehri yürüyerek gezenlerin illa ki gözüne çarpacak olan bu ihtişamlı heykelin önünde hatıra fotoğrafı olmadan Batum'a veda etmek olmaz ;)

İzmir'deki saat kulesinin ikiz kardeşi olan Chacha Tower :)

Aslında Batum'la ilgili yazacak ve paylaşacaklarım, yaz yaz bitmez ama aklımda ve notlarımda kalanları kısa kısa toparlayacak olursam:

  • Gürcistan'ın Karadeniz kıyısında, Acara Özerk Cumhuriyeti'nin yönetim merkezi olan bir liman kenti. 
  • Rusya'nın dağılmasından sonra bağımsızlığına kavuşan ülkelerden olan Gürcistan şüphesiz bunun etkilerini hala yaşamakta. Batum'da da bu durumun bir yansıması olarak, hummalı bir yapı çalışmalarının olduğuna şahit olurken, özellikle de 2004 yılından beri şehrin bir plan dahilinde yeniden yapılandırılması için restorasyon çalışmalarına hız verildiğini öğreniyoruz.
  • Bu yeniden yapılanmanın yanında Sovyet Dönemi'nden kalma pembe, yeşil, sarı mavi brandalı eski binalar da dikkat çekerken Roma, Bizans, Pontus, Osmanlı ve Sovyet izlerini taşıyan tarihi dokunun özenle korunduğunu görüyoruz.
  • Para birimleri olan "Lari" nin kurunu merak edenler için küçük bir not. O gün için 1 TL, 0.80 Lari idi.
  • Subtropikal iklime sahip olan şehirde hava sıcaklığı yüksek, nem ise hissedilir seviyede seyretmekte (Temmuz ayı itibari ile hissettiğim).
  • Manolya ağaçları ile süslü bulvarlar, gözümü alamadığım upuzun bambular, heykellerle dolu parklar yine göze çarpan ayrıntılardan.
  • Binalara baktığımızda aykırı bir mimarisinin olduğunu düşündürten kendine özgü bir kent.

Bambular...


Şehrin her bir yanında karşımıza çıkan heykellerden sadece biri ;)

Batum'a henüz girmeden Türk Lira'larımızı Lari'ye çevirmeyi unutmuyoruz :


İlginç ve aykırı mimariye bir örnek olan TERS BİNA aslında bir restorant ;)


Sovyet Dönemi'nden kalan bu apartmanlar
şehrin renkli görüntüleri için bir örnek.

Eveeet sevgili dostlarım, bu  dopdolu günün ardından otelimize vardığımızda yine güzel ve yorgun bir günü geride bırakırken ertesi günün merakı ile uykuya daldık... 

Devam edecek...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...