7 Kasım 2011 Pazartesi

Conversations With Other Women (Başka Hatunlarla Muhabbetler)

2005 ABD yapım
Yönetmen: Hans Canosa
Süre:   84 dk.


  Künyesi romantik-komedi olan filmler; benim için zor izlenen kategoridedir...Diyaloglarını doğallıktan uzak, esprili sahneleri oldukça yapay, tesadüfleri zoraki bulurum. Ancak yolları ayrılmış iki insanın davetli oldukları düğünde karşılaşmalarını konu alan bu filmi sıkılmadan izlediğimi söylesem yalan olmaz. Filmin, bölünmüş iki kareden sunulması ayrıcalıklı yönlerinden. Zaman zaman   geçmişleriyle ilgili mesajları karelerden birinde aktarırken diğer karede anlık olay örgüsünün sürmesi dikkati canlı tutuyor. Başarılı oyunculuklar ise güçsüz senaryo karşısında silik kalmış denebilir. Türü arasında bir adım farklı yere konabilecek bir film izlemek isteyenlere iyi seyirler.


  Not: Bu arada filmin Türkçe çeviri ismini hiç beğenmedim.

6 Kasım 2011 Pazar

Fırsatçılar Aman Kaçırmayın!

Radikal'den birkaç gün önceki haber: 

"Van Emlakçılar Derneği Başkanı Salih Özbek, "Yaşanan depremin ardından ev kiralarında ciddi artışlar olmaya başladı, belki daha da artacak" dedi.
Özbek yaptığı açıklamada, depremin ardından birçok insanın kenti terk ettiğini, şehirde kalanların önemli kısmının ise halen çadırlarda yaşamını sürdürdüğünü bildirdi. 
Vatandaşların müstakil evlere ve depremden zarar görmeyen TOKİ konutlarında kiralık ev arayışına girdiğini, bir hafta geçmesine rağmen bu yerlerde kiralık evlerde yüzde 30 oranında bir artışın gözlendiğini anlatan Özbek, “Yaşanan depremin ardından ev kiralarında ciddi artışlar olmaya başladı, belki daha da artacak” diye konuştu. Depremden önce kaloriferli ve doğalgazlı bir dairenin kirasının 550 ile 600, lüks konutların ise 750 ile bin lira arasında değiştiğini anımsatan Özbek, bu fiyatın korunması gerektiğini söyledi. "
Diyecek bir şey bulamıyorum. Bu yaşananlar her birimizin başına gelebilir. Allah fırsatçıların gazabından korusun...!

3 Kasım 2011 Perşembe

İzmirlinin Kar Sevinci

   (Eğitim nedeniyle bulunduğum şehir) Ankara, gitmeme bir gün kala bana bir sürpriz yaptı. İnceden yağan yağmur ince ince kar tanelerine dönüşünce benim sevincimi gören oda arkadaşlarım halime çok güldüler. Camın kenarından ayrılamayan ben İzmir'deki yakınlarımı arayıp "Bilin bakalım, burada ne yağıyor" diye nispet yapmaktan da geri kalmadım tabi. Sanırım en son 2002 kışıydı İzmir'e kar yağalı. Hiç kar tatili yaşamamış, bir sabah uyanıp da her yeri bembeyaz örtülü görmemiş biriyim ben. Haliyle pıtır pıtır dökülen kar taneleri bana pek sevimli geldi bu sabah...

2 Kasım 2011 Çarşamba

Firarperest



   Hayranı olduğum bir yazarın henüz okuduğum sekizinci kitabını (diğerleri okuduğum sırayla -Mahrem, Araf, Bit Palas, Med Cezir Yazıları, Siyah Süt, Aşk, İskender-) paylaşmak istiyorum bugün. "Firarperest"te yazar; aşktan, ilişkilerden, dostluktan, kadınlardan,  yazarlardan, sanatçılardan hatta kendinden söz ediyor. Kendi gözüyle yaşamı anlattığı toplamda 64 deneme yazısından oluşan kitabın sayfalarını M.K. Perker'in çizimlerinin süslemesi bana okurken ayrıca keyif verdi.
     Elif  Şafak en sevdiğim yazarlar arasında yer alsa da artık diline, üslubuna, önem verdiği konulara olan aşinalığımdan "Mahrem" ve "Araf"tan sonra benim için düşen bir ivmesi olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Bir de "Aşk" romanı işlediği konuya da olan ilgimden benim için çok ayrıdır.

1 Kasım 2011 Salı

Beni En Çok Ne Mutlu Eder?

   Bugünkü Hürriyet'te Ahmet Hakan'ın "Beni En Çok Ne Mutlu Eder?" yazısı için: 

   Bence de insanın kendi cebinde unuttuğu kendi parasını bulması gayet mutluluk verici oluyor...Sanki ona başkasından sunulmuş hissi uyandırıyor, üstelik miktarın küçüklüğü de farketmiyor pek...

30 Ekim 2011 Pazar

Kutlanmayan Cumhuriyet

      Bugünkü Milliyet' te Melih Aşık' ın köşesinden:

"Bu yıl Cumhuriyet Bayramı törenlerle kutlanmadı ama ikinci cumhuriyetçiler kutlamaların yapılmamasını kendi aralarında mutlaka kutlamışlardır..."
Haldun Ertem

"Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunu yasaklayan Cumhurbaşkanı Gül üç gün önce Daily News gazetesinin 50. yıl resepsiyonuna katılmış.
Demek ki kederlendiren resepsiyonun cumhuriyetle ilgili olanı..."
Gülhan Elmas

    İçim buruldu, Cumhuriyet kutlamalarının yapılmayışına...Ne diyim..? Güzel ülkem nereye gidiyor..?

Ankara - Harikalar Diyarı

   (Eğitim nedeniyle) Ankara'da bulunmuşken, gezdiğimiz yerler de kar kaldı yanımıza. Arada bir çocuk olmak iyi geliyor yetişkin ruhlara...İşte size bu konuda fırsat sunan "Harikalar Diyarı" ndan görüntüler:

İşte Walt Disney'in en başarılı serilerinden Winnie The Pooh' un sevimli ayısı  Winny

Taş Devri'nden Fred ve Vilma Çakmaktaş'ın sevimli kızları Çakıl




  Ve tabi ki Fred ve Vilma Çakmaktaş
Pamuk Prenses ve yedi cüceleri...

Pinokyo

Uykucu Şirin ne de sevimli değil mi?

Karşınızda Aşçı Şirin... 
Ve Şirine...

Temel Reis, Safinaz ve Kabasakal


Son olarak Red-Kit






   Bu arada meraklısına:

Ankara Büyükşehir Belediyesi çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığı tarafından yaptırılan Harikalar Diyarı Parkı Başkent ve yakın çevresine hizmet veren, 1 milyon 300 bin m2' lik alanıyla aynı zamanda Avrupa'nın da en büyük kentsel parklarından biridir.
     Sincan Fatih semti yanında yer alan Sincan ve Eryamanlıların yeşil alan ve deniz özlemini karşılayacak olan  parkta;
-Piknik alanları,
-Spor Kompleksi,
-Spor alanları,
-Kültürel alanlar,
-Yeşil alanlar ve
-Masal Adası gibi rekreasyon alanlarının olduğu bir parktır Harikalar Diyarı...

28 Ekim 2011 Cuma

Cumhuriyet Bayramı









        Cumhuriyetimizin 88. yılı kutlu olsun...

Aşkın Gözyaşları II - Hz. Mevlana (Sinan Yağmur)


     Serinin ikinci kitabını da yeni bitirdim; ancak birincinin hemen üzerine okumuş olmamın etkisinden mi bilmem kitap önce ilkini tekrarlıyor hissi uyandırdı. İlerleyen sayfalarda ise kendi içinde tekrarlara başladı...İlkinin akıcılığını bulamadım ancak konu itibariyle beni çektiğinden ilerledim diyebilirim. Hoşuma giden alıntılarla sonlandırmak istiyorum paylaşımımı:
"...İnsanlar ihtiras dolu şehvetli arzularına aşk ismini veriyorlar. Sevgiyi     sahiplenmek olarak görüyorlar. Kendilerine köle ararken köleleştirildiklerinin farkına, kafesin içine vardıklarında varıyorlar. O halde sevili kim?..."
  ..............................................................................
"...Vaktiyle bir derviş, bir Ramazan akşamı iftara davetliydi. Derviş yatsıya yakın evine döndü ve karısından mümkünse kendisi için sofra hazırlamasın istedi. Karısı:
-         Sen davette değil miydin? Ne yemeği?
-         Sorma! Çok yersem arkamdan “halis derviş değilmiş” diye konuşmalarından korktum, pek bir şey yiyemedim.
-         Tamam, sen şu akşam namazını kıl da ben o arada sofrayı hazırlayayım.
-         Ama ben akşam namazını orada kılmıştım.
-         Sen arkamdan kötü konuşurlar diye pek yemek yiyemediğine göre, arkamdan iyi konuşsunlar diye namazı da uzatmışsındır. Hadi akşam namazını bir daha kılıver de o arada sofrayı hazır edeyim.
     Rivayet edilir ki hanımının bu ikazından sonra dervişin aklı başına gelmiş ve riya derdinden kurtulup halis bir derviş olmuş..." 

25 Ekim 2011 Salı

Lütfen Beni Öldürme


       Geçenlerde Tv'de denk geldiğim filmi severek izledim ve 

paylaşmak istiyorum. Vizyon tarihi 2006 olan filmin özellikle 

senaryosu ilgimi çekti: Filmde, romanının sonunu bir türlü 

getiremeyen yazar Karen Eiffel'in yarattığı bir hayal ürünü 

olduğunu keşfeden  Harold Crick' in hikayesine misafir 

olmaktayız. 

    Romanla kendi hayatı arsındaki bağlantıyı keşfettikten sonra

yaşamına kendisi yön verme çabasına düşmektedir...Düşünün ya 

hayatınız bir romancı tarafından yazılmakta ve siz de onu 

yaşıyor olsaydınız? İlginç bir senaryo değil mi? 

    Oyuncu kadrosuna baktığımızda ( Will FerrellEmma Thompson 

ve Dustin Hoffman ) gördüğümüz güçlü kadronun sergilediği 


oyunculuklar gayet başarılı  ise de filmin zaman zaman 


durağanlaştığını söylemeden edemeyeceğim. Yine de tür ve 


senaryo olarak ilgilenenler keyifli vakit geçirebilirler...Elinize 


geçerse izlenmeye değer...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Sabırlar Hepimize

     Ülkemin üzerinde kara bulutlar var adeta. Şehitlerimizin acısını yaşarken daha dünkü depremle sarsıldık hep beraber yeniden... İnsan, görüntüleri izlerken yakınlarına daha bi sarılıp bir yandan da suçluluk duyuyor orada can verenleri gördükçe...Hayatta kalmaktan utanıyor...Felaketler karşısındaki acizliği insanın yüzüne yüzüne vuruluyor...Allah'tan bi an önce acıların sarılmasını diliyorum...Başka bişey gelse elimden...Keşke...

18 Ekim 2011 Salı

http://peacelilyozge.blogspot.com/2011/10/askn-gozyaslar-tebrizli-sems-sinan.html ' DEN DEVAM

   Daha önce alıntılarla paylaştığım kitabı dün bitirdim...Yazarın okuduğum ilk eserinde anlatımını akıcı buldum. Açıkçası Mevlana ve Şems üzerine ne yazılsa okurum ben...Sanırım bunun da tesiriyle kitabın sürükleyiciliğine kapıldım doğrusu...Konunun meraklılarına tavsiye edilir...

16 Ekim 2011 Pazar

ÖTV Zammı Hakında

   Sayın Erdoğan'ın ÖTV zamlarına yapılan eleştirilere söyledikleri üzerine Milliyet yazarı Melih Aşık'ın köşesinde bugün yazdığı şu yazısını paylaşmak istiyorum:
Ucuz Hayat!
“Kardeşim sigarayı içmezsin, olur biter. Alkolü daha az tüketirsin olur biter. Kalkıp da Porche kullanacağına Fiat’a bin, biraz daha düşür harcamayı.”Başbakan, zamanı kısıtlı olduğu için dünkü konuşmasında ancak bu kadarını söyleyebildi. Biraz daha vakti olsa harcamaları düşürmek hatta sıfıra indirmek için kim bilir daha ne yararlı tavsiyeler sıralardı. Dilerseniz Sayın Başbakan adına onu da biz yapalım...“Fiat şart mı kardeşim? Bugün bir eşeğin fiyatı ne? Fiat’ın 50’de, 100’de biri... Üstelik ne benzin ister ne yağ ne antifiriz. Biraz kül, biraz duman... Pardon, biraz su biraz saman. Yetti de arttı bile.Ulaşım gideri minimuma indi mi? İndiiii.Kalorifersiz evde otursan ya da kaloriferi iptal ettirsen ölür müsün? Atalarımız, dedelerimiz öldü mü? Al şöyle ucuzundan fırınlı bir soba. Hem yemek pişir hem su ısıt hem ısın. Sıcak su parasından da kurtul böylece. Kestane kebap keyfi de cabası.Yok efendim bulaşık makinesi, yok efendim çamaşır makinesi, yok yoğurt makinesı... Evlerinizde makineden oturacak yer kalmadı yahu. Askerlik nasıl ki yan gelip yatma yeri değilse... Hanım kardeşlerim kusura bakmasın, ev hanımlığı da öyle. Gece zaten yatıyorsun. Gündüz de yatmayıver artık. Çamaşırını, bulaşığını elde yıka. Bizim annelerimiz, büyük annelerimiz nasıl yıkadıysa sen de öyle yıka.Ekmek mi? Şart mı fırından yeni çıkmış, dumanı tüten ekmek? Hem zaten sıcak ekmek biraz hamur olur, sağlığa zararlıdır. Akşam piyasasından al ekmeğini yarı fiyatına... Bastır geceden suya... İşte sana sabahları yumuşacık ekmek.Ya çocukların masrafları? Onları nasıl kısacağız, diyorsunuz. Kolay. Üç çocuktan herhalde en az biri oğlandır. Okulu ne zaman bitiyor? Öğleyin. Bilemedin öğleden biraz sonra... Al bir simit tablası, koy kafasına, simit satsın okul sonraları bir - iki saat. Hem para kazanmanın ne demek olduğunu öğrenir, hem de eve üç - beş kuruş katkısı olur.

Daha sayalım mı? Yeter mi? Efendim? Yetmez ama evet mi? Haydi kolay gelsin, yürü anca gidersin!"
      Mehmet Tezkan da aynı konuyla ilgili yine bugünkü köşesinde şöyle yazmış:
Eskiden zam yapana kızılırdı şimdi zam yapan kızıyor
Eskiden zam yapana kızılırdı..
Kural değişti..
Zam yiyene kızılıyor.. Zam yapan zamdan şikâyet edene kızıyor..
Devir değişti, zam yapan haklı, zam yiyen haksız oldu..
Zam yapan; ‘dünyanın sayılı ülkesi olduk, Avrupa ülkeleri, AlmanyaİngiltereFransaİtalya nal toplarken biz şaha kalktık onları neredeyse yakaladık.. Bu zam şart, oturun oturduğunuz yerde kıymetini bilin’ mealinde sözler ediyor..
Zam yiyen sus pus..
Ağzını açamıyor.. Yok bütçe açığı, yok dolardaki artış, yok cari açık her şey beni buluyor diye haykıramıyor..
Dedim ya devir değişti..
Zammı yiyen zam yapana kızamıyor.. Zam yaptığı için eleştirilemiyor..
Tersine.. Zam yapan zam yiyene kızıyor; sigara içme, içkiyi azalt, lüks otomobile binme diyor..."


   Her iki yazarın da ağızlarına sağlık...

13 Ekim 2011 Perşembe

Aşkın Gözyaşları-Tebrizli Şems (Sinan Yağmur)

Daha yeni okumaya başladığım kitabı bitirmeden paylaşmak istedim  alıntıladığım cümlelerle...Bitirir  bitirmez de yorumlarımı paylaşacağım elbette....  
     "...Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı..."

     "...Kendine sadık olmayan, kime sadakat gösterebilir..."

     "...Sende o var, bu var, falan dedi var, falan anlattı var, peki sende senden ne var Mevlana?..."

     "...Elalem şarap içer sarhoş olur, biz aşk ehliyiz içmeden sarhoş olmuşuz..."

10 Ekim 2011 Pazartesi

Romeo ve Juliet





      
      Devlet tiyatrolarının 1 Ekim'de perdeleri açmasıyla geçen hafta Ankara'da(eğitim nedeniyle Ankara'da bulunduğumu söylemiştim )oyuna gitmeyi çok istedik, ancak bilet bulamadık. Hafta sonumu ise İzmir'de (evimde yani) geçirdim, tiyatroya gitmeyi kafama koyduğumdan şansımı denedim ve C.tesi 14:00'e bilet bulmam mümkün oldu ancak. Çoğumuz tarafından konusu bilinen "Romeo ve Juliet" adlı  oyunu izledim.

     Konusu: Romeo ve Juliet, birbirine düşman olan iki ailenin çocuklarıdır. Karşılaştıkları ilk anda aşık olmuşlar ve böylece kavuşamama öyküleri başlamıştır. Juliet, Romeo'ya kavuşmak için ailesini yok saymayı göze alamaz ve kendini yok saymaya karar verir. Böylece rahibin yardımını alarak bir zehir içer; herkes onu ölmüş bilecektir. Ancak Romeo döndüğünde Julıet'in öldüğünü zanneder ve kendini öldürür. Romeo ve Juliet'te basit olarak aşk anlatılıyor denemez. Bunu aileleri düşman, engellere rağmen vazgeçmeyen imkansız aşk diye alımladığımızda daha doğru olur. Çünkü oyunun ana konusu en yalın haliyle, aşk ölümü bile göze alır şeklinde özetlenir.

      Oyunculuklar gerçekten kusursuzdu. Sahne tasarımı, dekor, kostümler, makyaj ise büyüleyiciydi hakikaten....Ancak benim devlet tiyatrolarını izlerken çoğunlukla yabancı oyun sahnelenmesinden rahatsızlığım var doğrusu. Türkçe yazılmış oyunları izlemek bana daha çok keyif verecek diye düşünüyorum. İyi seyirler...

    

3 Ekim 2011 Pazartesi

AZ - HAKAN GÜNDAY



         Yazarın okuduğum ilk kitabı hakkında söylenecek çok şey var...

  •  Değişik olan kurgusu merak uyandırıcı  
  •  Karakterler son derece uç, farklı
  •  Yazarın dili kendine özgü, sert hatta 
  •  Şiddeti, acıyı, kanı belki de hissetmek mümkün 
  •  "Bu kadar da olmaz" dedirten kesişmeler, şaşırtan sonlar (benim açımdan kitabın eksik gördüğüm yönü bu-zira ben realist eserleri daha severek okurum- olsa da hareketli hikayeleri, olağanüstü kurguları seven okurlar için özellikle tavsiye olunur)
       Kısacası kitabın arkasında da dediği gibi: "AZ" küçük bir kelime, büyük bir roman.
       

2 Ekim 2011 Pazar

Bir Zamanlar Anadolu'da



        Nuri Bilge Ceylan'ın (başrollerinde Yılmaz ErdoğanAhmet Mümtaz TaylanTaner BirselMuhammed Uzuner gibi profesyonel oyuncular olan) Cannes ödüllü son filminin ilk göze çarpan, ayırdedici özelliği; diğer filmlerine göre daha bol diyaloğun oluşu, daha hareketli ve akıcı bir senaryonun hakimiyeti diyebilirim.
        Filmde bir doktor ile cinayet soruşturması yürüten bir savcının yarım gün süren macerası işlenip izleyici bir polisiyenin içine çekilmektedir aslında. Ancak çoğu yorum gene izleyiciye bırakıldığından görüntülerin son derece uzun çekilmişliği Ceylan'ın alışmış olduğumuz tarzını yansıtıyor bu filmde de. Benim açımdan eksi yönü filmin süresinin gereğinden fazla uzun tutulmuşluğu. Sonuna doğru birazcık sıkıldığımı itiraf etsem de, yönetmenin tarzını bildiğimden film bende bir hayal kırıklığı yaratmadı. Ancak, filmin sonunu bekleme sabrını gösteremeyip salonu terkeden seyircinin olduğunu görmek N. Bige Ceylan'ın ancak belli bir izleyiciye ulaşabildiği gerçeğini gösteriyor sanırım. Genel izleyici profilinin Cannes ödüllü yönetmenimizin filmleri hakkındaki yorumunun "sıkıcı, anlaşılmaz, karmaşık" olduğunu da hatırlatıyor hatta. Öyleyse, herhangi bir kaygı taşımadan sadece içinde geldiğince çekiyor filmlerini yönetmen, baskısız...Belki de bundandır ödülleri toplayışı...

30 Eylül 2011 Cuma

Paravana=Firkete=Tel Toka

   Merak ediyorum, annemin "paravana", kiminin "firkete" pek çoğumuzun da "tel toka" dediği basit ama işlevi büyük icat olmasaydı biz kızlar ne yapardık? 
   Ve yine merak ediyorum dünya üzerinde bu kadar sıklıkla kaybolabilen başka ne vardır?
   Ayrıca tüm kızların kaybettiği bunca tel toka dünya üzerinde nerede birikmektedirler?

29 Eylül 2011 Perşembe

MFÖ KONSERİ

      Eğitim nedeniyle iki ay boyunca Ankara'da olacağımdan söz etmiştim...Fırsat buldukça buradaki etkinlikleri değerlendirmeye çalışacağım...Dün Panora AVM'deki MFÖ konserindeydim. Çok sevdiğim bir gruptur kendileri, çok keyif aldım elbette canlı performanslarını izlerken...Uzun yıllar dağılmamayı ve aynı üretkenlikle eserler vermeyi başarabilen ender gruplardan oldukları için, her şarkılarından ayrı bir tat aldığım için ve Ankara'daki dün akşamıma eğlence kattıkları için buradan saygılar diyorum MFÖ'ye ve şu parçayı paylaşıyorum sizlerle...
http://fizy.com/tr#s/13k4n2

17 Eylül 2011 Cumartesi

12.İstanbul Bienali, ve Sahaf Festivali

      Geçtiğimiz Pazartesi iki ay sürecek bir eğitim için Ankara'ya geldim. Eylül'ün gelişiyle İzmir'de akşamların hafiften serinlemeye başladığı bir tarihte İzmir'den ayrı kalmak benim için nahoş bir durum arzetmekte. Zira İzmir'in bunaltıcı sıcaklarından artık bıkmış, sert geçmeyen kışını özlemiş bir haldeyim. Eylül ayını da bi ayrı severim ben...Ancak bu yıl Ankara'nın Eylül ve Ekim'ini yaşamak nasip olacak bana.
      Hafta içi eğitimle geçecek olsa da hafta sonlarımız bize ait. Ben de ilk hafta sonumu İstanbul'da yaşayan kardeşimi görmeye gelerek değerlendirmeye karar verdim. İstanbul'a gelmişken de neler yaptım bugün?


(Beyoğlu Belediyesi tarafından 2008 yılı Mayıs ayında birincisi düzenlenen festivalin bu yıl 5.si düzenleniyor. 5. Beyoğlu Sahaf Festivali 06-18 Eylül 2011 tarihleri arasında Trt yanı Tepebaşı’nda…
Açılış: 06 Eylül Salı, 11:00

Kapanış: 18 Eylül, 23:00
Mekan: Beyoğlu, Tepebaşı, Eski Tüyap şimdiki TRT Binası Önü)





        Eski kitaplara dokunmak ayrı bir tattır benim için...Sararmış sayfalar, altı çizili cümleler, okuyucudan kalan herhangi bir not, kitabın üzerine bıraktığı bir iz...O yaşanmışlık hissi mi güzeldir, eski oluşundaki tarih kokusu mu bilmem...Ama severim işte...Keyifliydi...Hala görmek isteyenler için yarın son gün...

     Sahaf Festivali'nden sonrası benim için daha heyecanlıydı: 12.İstanbul Bienali 










İsimsiz (12. İstanbul Bienali), 2011


12. İstanbul Bienali sanatla politika arasındaki zengin ilişkiyi araştırıyor ve hem biçimsel bakımdan yenilikçi, hem de siyasi anlamda sözünü esirgemeyen yapıtlara odaklanıyor. 12. İstanbul Bienali, Küba asıllı Amerikalı sanatçı Felix Gonzales-Torres’in (1957-1996) yapıtlarını çıkış noktası olarak alıyor. Gonzalez-Torres’in çalışmaları bir yandan kişiselle siyasi arasındaki alanı kat ederken bir yandan da sanatsal üretimin biçimsel yönlerine önem veriyor; günlük yaşam temalarına, üst modernizm, minimalizm ve kavramsalcılıktan atıflarda bulunuyor.

Felix Gonzalez-Torres yapıtlarına "İsimsiz" ile beraber parantez içinde bir ism verirken izleyicinin alternatif okumalarına , kendi subjektif bakışına ve farklı yorumlarına alan açmaktadır. Başlığımız aynı zamanda Gonzales-Torres'in kendi sanat yapıtlarının isimsiz kalması gerektiği fikrini yansıtıyor. "Çünkü anlam daima zaman ve mekanda değişkendir."  

(Bienal El Kitabından)


     
Benim ilk Bienalimdi, dolayısıyla çok keyifliydi. Gidecek olanlara uyarı: Saat 19:00'da kapanıyor, bizim yalnızca iki saatimiz vardı biraz aceleye getirdik tadını çıkaramadık. Tavsiyem uzun bir zaman ayırın, gitmeden fazla yorulmayın... !13 Kasım'a kadar sürecek olan Bienal için ilgili link:
http://12b.iksv.org/tr/giris.asp?c=1&id=38          İyi gezmeler...

11 Eylül 2011 Pazar

İskender


   Nihayet bitirmek bana da nasip oldu "İskender"i...
Tabi ki beğendim. Ancak benim Elif Şafak'a hayranlığım "Mahrem" ve "Araf" adlı romanlarıyla başlar. Ne yazık ki o iki romandaki olağanüstülüğü bulamadım. Ha, bulmak zorunda da değiliz; yazar ortaya bir eser koyarken eminim ki her biri için aynı itinayı sarfetmeye gayret ediyordur ama bu da benim kendimce kanaatim.
    İskender'e gelecek olursak:
Bir Türk-Kürt ailenin İngiltere'de 1970'lerde yaşadıkları göçmen hayatı anlatan roman dört mekanda geçiyor: Fırat nehri yakınlarında bir köy, İstanbul, Londra ve Abu Dabi...Diğer romanlarından da alışık olduğumuz üzere bol karakterle süslü romanında öylesine ayrıntılıyor ki yazar her birini onlarla yaşıyor insan okuduğu sürece... Tam sonu geldi dediğimizde ise şaşırtan sonu gerçekten sürpriz...(Tadı kaçmasın diye fazla detaya inmiyorum)
    İyi okumalar, kitapseverler!!!
Ayrıca roman piyasaya çıkar çıkmaz çok konuşulan "kitap kapağı" hakkında merak edenlere:

8 Eylül 2011 Perşembe

Hürriyet Gazetesi - Bekir Coşkun'dan

        (...)
      Gitmek...Gitmek özgürlüktür. Ben gitmeyi gidebileceğimi kanıtladığı için severim. Yani bilsem gidebiliyorum, gitmesem de olur. (...)
      
      (...)
       Belki de kendi kendilerinden kaçıyorlar insanlar?
       O zaman ben de kendime mi yakalandım? 
       Herkes gitti şehirden,
       Ben kaldım. (...)

....Başlıksız...

               Şu taze fasulye/börülce/bamya cinsi sebzeleri pazardan taze taze almak iyi hoş güzel de, bunların ayıklanmışı olsa fena olmaz mı?

7 Eylül 2011 Çarşamba

Hele hele First 'ün bu Sweet  Gum  Çilek -Limonu tam bana göre :) 

Sakız çiğnemeye bayılırım...Balon şişirmeye doyamam. Şişirdikçe hırslanırım sanki bi sonrakini şişirmek için. (uzaktan bakan öyle düşünüyordur herhalde hakkımda) Ancak dayanağı nedir bilmiyorum; hoş bi hal-i-hareket olmadığı  öğretilegelmiştir. Benim adeta stres topum olan "çiklet çiğneme" faaliyeti yalnızca çocuklara serbesttir ortak alanlarda. Hele hele bir kadının ağzına hiç yakışmaz di mi? Espri bi yana gerçekten de lakayt bir görüntü oluşturduğu yadsınamaz ...İyi de, çok da zevkli be kardeşim...Evde olduğum vakitler doya doya tadını çıkarmaya çalışıyorum ben de. Başta eşim tarafından uyarı aldım ama artık o da alıştı. 

6 Eylül 2011 Salı

Zaman Hırsızları

      İş yerlerinde hizmet verdiğimiz vatandaşlar arasında öyleleri denk geliyor ki resmen "zaman hırsızlığı" yapıyorlar. Aynı konuyu üç-dört kez anlatmaktan geçtim, sonuçta anlatmak bizim işimiz. Karşımızdaki anlamıyorsa on kere de anlatılabilir. Ama sorun karşımızdakinin anlamaması değil de anlamak istememesi olduğundaaaa..(Allah'ım işte, o zaman hırsızlarından tüm çalışanlarını koru yarabbim!!!) Israrla kendi (yanlış) bildiğini/duyduğunu bize kabul ettirme gayretine giriyor. Yol göstermesi gereken kişiler bizlerken karşı tarafın akıl hocalığına maruz kalıyoruz. O da yetmiyor. "Yetkili" ile görüşmek istiyor. (Sanki karşısındaki çalışan ezbere konuşuyor. Ama sonuçta işi zaman hırsızlığı, bir kişinin zamanını almakla doymuyor) Yetkiliden de birebir aynı sözleri duymakla ikna olacağına "Bu dairenin müdürü yok mu, kendisiyle görüşeceğim" sözleri geliyor beklendiği gibi...Böyleleri ya aynı cümleleri ayrı kişilerden duymaktan farklı bir haz almaktalar ya da gerçekten ikna olma konusunda ciddi sorun yaşıyorlar diye düşünmeden edemiyorum. Sonuçta ne oluyor? İkna olamamış, karşısındakini de ikna edememenin verdiği gerginlikten kıpkırmızı olmuş öfkeli bir halde çıkıyor işyerinden... En az üç çalışanın zamanı ve enerjisini boşa tüketiyor... Böyleleri için ciddi güvenlik önlemleri mi olmalı ne?

5 Eylül 2011 Pazartesi

Mahalle Arası Düğünler Yasaklansın!

        Yaz akşamlarının pek çok akşamına genellikle de en sevdiğim iki günü olan cuma ve cumartesilerine toslayan  sokak arası düğün/kına gecelerinden hiç hoşlanmamaktayım. Bunlar bizim örf-adet-gelenek-görenek...lerimiz olabilir. Ancaaaaak, bizler de kent yaşamının gün boyu yoğun temposunda yoğrulan, koştur koştur eve gelip evde de yoğrulmaya devam eden ( kadınsanız "evhanımı" gömleğini giyerekten) yemeğini yedikten sonra da ayaklarını uzatıp kafa dinlemek isteyen insancıklarıyız. Ama yakınlarda çalan bir orkestra eşliğinde bu pek mümkün olamıyor. Ha, kırsalda hala sıkıntı arzetmeyen bir hadisedir belki ama kent hayatında artık hakikaten şık durmuyor kanımca... 

4 Eylül 2011 Pazar

23 Ağustos 2011 Salı

Bir Zamanlar Karalamışım...

Kaçış
                           Çözemiyorum...
                           Kendime mi kaçıyorum?
                           Kendimden mi kaçıyorum?
                           Kaybolmak istiyorum
                           Bazen kayboldum sanıyorum
                           Kendime yakalanıyorum
                           Kaybolamıyorum...

19 Ağustos 2011 Cuma

Türbanlı Erkekler


        İznimde severek okuduğum bir diğer kitap da "Başörtülü Kadınlar Anlattı: Türbanlı Erkekler" adlı, gazeteci Selin Ongun' a ait kitaptır.
      
       Selin Ongun, muhafazakar dünyanın başörtülü on kadını ile yaptığı söyleşilere yer verdiği kitabında muhafazakar erkeklerin geçirdiği değişimi, muhafazakar erkeklerin örtünen kadınlara karşı önyayrgılarını, medyanın, muhafazakar iş hayatının örtülü kadına bakış açısı değişti mi gibi soruların yanıtlarını araştırıyor.

     Örtünme temasının çok da konuşulmayan boyutlarını örtülü kadınlardan dinlemek samimi kılıyor kitabı...Muhafazakar erkekler üzerine yapılan içten bir muhasebe...

Şairin Romanı


      Nihayet beklenen romanı çıkmıştı sevgili yazarın...Koştura koştura imza gününe gittim; hem kitabını alacak hem imzalatacak hem de onu yakından görecektim...İyi bi duygu insanın sevdiği bir yazarla karşılaşma, bir iki söz söyleme şansı bulması, kaleminden dökülen mürekkebiyle atılan imzasının yıllarca kütüphanemde yer edinecek romanında kalması...
     Kitabı bitirmek ancak nasip oldu. Yıllık iznimde bolca zaman ayırmaya çalıştım...Murathan Mungan'ın her cümlesi bir dünyadır benim için. M. Mungan'ın edebi dilinin zenginliği etkiler en çok beni. Bu kitabında bol kahraman, zengin olaylar zinciriyle karşılaşsak da o tadı buldum ben...Gene severek okudum, hayran kalarak bir kez daha...Sevenlerine iletilir...

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Into The Wild


     Gitmek gelir insanın içinden zaman zaman...Bırakıverip her şeyi...Sahip olduklarımız tutar bizi...Gidemeyiz...Sevdiklerimiz, ailemiz, işimiz, evimiz, arabamız, paramız...Sevdiklerimiz tamamdır da maddi öğeler de esir almıştır bir bakıma bizi...
     Kenarda uzun zamandır tarafımdan izlenmeyi bekleyen 2007 yapımı filmde Mc  Candless adlı genç bu mücadelenin peşine düşüyor. Üniversite eğitimini tamamladıktan sonra ailesinin kendisine hediye olarak alacağı arabayı reddederek mutluluğu vahşi doğada aramak üzere yollara düşüyor. Filmi keyifle izlediğimi söyleyebilirim ancak geriye dönük ayrıntılara yeterince değinilmemesi filmde gördüğüm bir eksiklikti. Özellikle sıradan olmayan, insanı içsel yolculuklara götürebilen filmleri sevenler. denk gelirlerse izlesinler diyebilirim...

1 Temmuz 2011 Cuma

Kaçan Göbek Geri Döner Mi? : D

     Bir de ağır kaldırdığım zaman " kızım göbeğin kaçar "  da derdi anneannem...Hiç kaçmadı benim göbeğim. Demek ki göbeğim kaçacak derecede ağır kaldıramamışım anlamına mı geliyor ki bu durum? Merak ediyorum:
    
-Kaçan göbekler nereye kaçardı?


-Ne zaman dönerdi?

-Dönmezse ne olurdu?


-Döndürme yöntemleri mevcut muydu? 


-Sadece çocukların mı göbekleri kaçardı?


Konuyla ilgili anısı olan varsa benimle paylaşırsa zamanında çözülemeyip gün yüzüne çıkan bu  merakım giderilebilir...belki...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...